Makaleler
Burak Yılmaz tarafından yazıldı.    Çarşamba, 05 Mayıs 2010 06:31    PDF Yazdır e-Posta
Dönem Dönem Türk - Yunan İlişkileri

Balkanlar Arnavutluk, Bosna Hersek, Bulgaristan, Kosova, Romanya, Sırbistan, Makedonya, Yunanistan ve Türkiye’nin topraklarının bulunduğu ve yaklaşık 55 milyon insanı barındıran bir coğrafyadır. Bu coğrafya Macar, Dalmaçyalı, Slav, Romen, Bulgar, Makedon, Karadağlı ve Türk nüfuslarını barındırır. Stratejik konumu nedeni ile bu bölge büyük devletlerin geçmişten günümüze kadar bu topraklar üzerinde çıkar çatışmalarına konu olmuştur. Bu denli büyük öneme sahip bu coğrafyada Türkiye ve Yunanistan gibi iki önemli ülke bulunmaktadır. Şimdi sizlere bu iki ülke arasındaki ilişkilerin dönemlere göre değerlendirmesini yapmağa çalışacağım.

 

Yunanlıların bağımsızlıklarını kazandıkları 1830 tarihinden günümüze kadar Türklere karşı izledikleri megali idea ( büyük ideal) politikası, Türklerin bu ülkeyle yıllardır birçok sorun yaşamasına neden olmuştur. Gerçekte her iki ülkenin de bulundukları coğrafya, uzun yıllar bir arada yaşamaları, ekonomik yapıları, siyasi rejimleri ve savunma gereksinimleri gibi nedenlerle yakın bir dostluk ve işbirliği içinde olmaları gerekirken bugün Türkiye ile Yunanistan arasında birçok konuda ciddi anlaşmazlıklar vardır. Lozan Barış Antlaşması Türk Yunan ilişkilerinde yeni bir dönemin başlangıcını simgeliyordu. Lozan’da her ne kadar sorunlar çözülmüş ise de bu dönem içinde yaşanan en önemli anlaşmazlık 30 Ocak 1923’te imzalanan dokuz maddelik “Mübadele Sözleşmesi”nin uygulanması sırasında ortaya çıkmıştır.

“Mübadele Sözleşmesi”ne göre Türk topraklarında yerleşmiş Rum Ortodoks olan Türk uyruklular ile Yunan topraklarında yerleşmiş Türk Müslüman olan Yunan uyrukluların 1 Mayıs 1923’te başlamak üzere zorunlu mübadelesi kararlaştırılmıştır. Mübadele, İstanbul’da oturan Rumları ve batı Trakya’da oturan Müslümanları kapsamayacaktır.1912 yasası ile sınırlandığı biçimde İstanbul şehremaneti (belediyesi) sınırları içinde 30 Ekim 1918 tarihinde önce (Etablis) yani yerleşmiş bulunan tüm Rumlar ve İstanbul’da oturan tüm Rumlar sayılacaklardır. Ancak mübadelede özellikle ikinci maddenin uygulanması sırasında bazı anlaşmazlıklar ortaya çıkmış ve bu durum iki ülke arasında gerginliğe neden olmuştur. Sorun görünüşte iki ülkenin aslı Fransızca olan sözleşme metnindeki “Etablis” yerleşmiş kelimesinin farklı yorumlamasından kaynaklanmıştır. Bunun yanında bu dönemde Lozan’dan arta kalan bir diğer önemli sorun da patrikhane sorunudur.

Patrikhane konusu birinci komisyonda tartışıldığı gün müttefikler adına konuşan Lord Curzon patrikhanenin İstanbul’dan uzaklaştırılması durumunda tüm uygarlık dünyasının yara alacağını belirtti ve yönetim alanında yetkilerden yoksun, salt bir din kurumu olarak İstanbul’da kalması talebini yineledi. Lord Curzon’u destekleyen Yunanistan başbakanı Venizelos Yunanistan’ın mevcut patriğin çekilmesini kolaylaştıracak biçimde davranmaya hazır olduğunu bildirdi. İsmet İnönü de verilen güvenceleri senet sayarak Türkiye’nin patrikhaneyi sınır dışı etmekten vazgeçtiğini açıkladı. Ama patrikhane sorunu Lozanda sona ermeyecek, belli bir süre daha Türk Yunan ilişkilerinde gerilime yol açan konulardan biri olmayı sürdürecektir. 1928’de Fransa ile genel borçlar konusunda imzalanan antlaşma Batı’yla olan ilişkilerin normalleşmesini sağlamıştır. Bu gelişme, barışçı ve statükocu bir dış politikası izlenmesinde etkili olmuştur. Aynı dönemde Yunanistan’da seçimlerde tek başına hükümet kurma hakkı kazanınca Venizelos uzun süredir yaşanan siyasal istikrarsızlığa son vererek dış politika üzerine yoğunlaşmıştır.

Komşu ülkelerle ikili sorunlar sürmekle birlikte artık irredentist politikayı terk etmiş barışçı ve statükocu bir anlayışla sorunların çözümünden yana bir tutum benimsemişti. Gerek Ankara gerekse Atina İtalya’nın önderliğinde kümelenen revizyonist ülkelerin oluşturdukları tehdidin ve ikili ilişkilerde yaşanan güvensizlik sonucunda karşılıklı silahlanmanın, özellikle deniz silahlanmasının ekonomilerine getirdikleri artı yükün bilincindeydiler. Bu durum, İtalya’nın oluşturduğu tehdit sonucu iki ülkenin birbirine yakınlaşmasına neden olmuştur. Bu yakınlaşmayı 10 Haziran 1930’da imzalanan Ankara sözleşmesi, 30 Ekim 1930 anlaşmalarının imzalanması izlemiştir, 1933’de imzalanan Dostluk Anlaşması belgesi ile Türk yunan ilişkileri doruk noktasına ulaşmıştır.

9 Şubat 1934’te Türkiye, Yugoslavya, Yunanistan ve Romanya arasında imzalanan Balkan Paktı ise balkan sınırlarını bir balkan devletince girişilecek herhangi bir saldırıya karşı güvence altına almaktaydı. 1930’lu yıllarda Türk-Yunan ilişkilerinde yaşanan dostluk her iki ülkedeki azınlıkların yaşam koşullarını dönemsel olarak etkilediği gibi uzun vadede kalıcı sonuçlar doğuracak olan Yunanistan’ın ülkesel kararlar alabilmesine de yol açmıştır. II. Dünya Savaşı’nın başladığı 1939 yılında, Türkiye ve Yunanistan gerek ikili gerekse çok taraflı ittifak antlaşmalarıyla askeri iş birliği içinde bulunuyorlardı. Ancak savaşın umulmadık derecede hızlı bir biçimde mihver devletlerin lehine gelişmesi ve Yunanistan’ın işgali bu antlaşmaları işlevsiz bırakmıştır ve ilişkilerin kesintiye uğramasına neden olmuştur.

1945 yılında Türkiye de Yunanistan da savaşın olumsuz etkilerini hissediyorlardı. Ancak, iki ülkenin savaş sonrasına ilişkin ortak bir tavır almaları da söz konusu değildi. Mevcut koşullarda ortak bir dış politikanın parçaları olmak için savaştan iki büyük güç olarak çıkan ABD ve SSCB’nin çıkar çatışmalarının su yüzüne çıkmasını Washington’un Balkanlar ve Ortadoğu politikasında zorunlu gördüğü Ankara-Atina yakınlaşmasını teşvik etmesini beklemeleri gerekecekti. 1947’de ilan edilen Truman doktriniyle başlayacak olan bu yakınlaşma, Yunanistan’da iç savaşın bitmesine Türkiye’de de demokrat parti iktidarının kurulmasıyla kesinlik kazandı. Ancak iki ülkenin aynı ittifak içinde ortak dış politikalar izlemeleri Atina’nın, Türkiye’nin savaş sırasında izlediği politikanın Yunanistan’ı etkileyen olumsuz yönlerini eleştirmesini engellemedi. Bununla birlikte İkinci Dünya savaşı boyunca Türkiye’nin Yunanistan’a karşı dostane tutumları da oldu.

İtalyan saldırısının başlamasından hemen sonra İstanbul Rumlarından savaşmak için Yunanistan’a gitmek isteyen gönüllülere izin verildiği gibi Kızılhaç aracılığıyla İstanbul azınlıkları arasında toplanan maddi yardımların Yunanistan’a ulaşmasına da olanak sağlandı. Savaş sırasında yapılan toprak pazarlıkları ve izlenen askeri politikalar nasıl daha sonra iki ülke arasındaki anlaşmazlıkları ortaya çıkardıysa bu iyi niyetli insani yardımlar da Türk-Yunan ilişkilerinin savaştan hemen sonra yeniden dostluk temellerine oturmasını kolaylaştırdı. 1952’de NATO’ya üye olan Türkiye ve Yunanistan arasındaki yakınlaşma, üst düzeyde yapılan karşılıklı ziyaretlerdeki artışla dünya kamuoyuna gösteriliyordu. Ağustos 1952’de iki ülke arasında vize uygulamasının kaldırılması Yunanistan’dan önemli miktarda turist gelmesini sağladı.

Bunların yanı sıra ABD desteği ve NATO’nun askeri stratejileri gereği Türkiye, Yunanistan ve Yugoslavya arasında 28 Şubat 1953’te Balkan paktı imzalanmıştır. 1955-1960 yılları arasında Kıbrıs Sorunu gölgesinde devam eden dostluk, 1960’larda gerek uluslararası sistemde gerekse Türkiye ve Yunanistan’da yaşanan gelişmeler nedeniyle zarar gördü. Bu durum, Türk-Yunan ilişkilerinin günümüze dek süren gerilim ve uzlaşmazlık politikalarına dayalı olarak gelişmesine yol açtı.

1960’larda Kıbrıs, 1970’lerde ise buna ek olarak Ege sorunları iki ülke arasında temel anlaşmazlık konuları olarak ortaya çıktı. 1950’den itibaren kamuoyunun gündemine gelen ENOSİS adıyla tanınan ve 19. yy başındaki yunan milliyetçiliği olan megali idea’ya dayanan Kıbrıs sorununun temelinde Yunanistan’ın Kıbrıs Rumlarını ve Kıbrıs adalarını Yunanistan’a bağlama çabası ve Kıbrıs Türklerinin de buna karşı çıkması olarak gösterebiliriz. Başlangıçta Türk-Yunan dostluğu çerçevesinde hükümetlerce ikinci planda tutulmaya çalışıldıysa da 1955’te Türkiye’nin soruna resmen taraf olmasıyla Türk-Yunan ilişkilerinin seyrini belirlemeye başladı. İki ülke arasında yaşanacak gerilimin NATO’ya zarar vereceği düşüncesiyle ABD ağırlığını koyunca kendi ulusal çıkarları doğrultusunda anlaşma yoluna gittiler.

Dolayısıyla Kıbrıs sorununun ilk evresi 1960’da Türk-Yunan dostluğu çerçevesinde bağımsız Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla sonuçlandı. 1963’te yaşanan olaylar, Kıbrıs sorununun 1945-1960 dönemlerini kapsayan ilk aşamasında çok farklı nitelikler taşıyan ve 1974’e dek sürecek olan ikinci aşamasını başlattı. Gerek Kıbrıs’ta iki toplum arasında gerekse Kıbrıs Cumhuriyeti ile Türkiye arasındaki ilişkilerde yaşanan gerilim kısa sürede artarak Kıbrıs’ta toplumlararası çatışmalara dönüştü. Kıbrıslı Türkler birlikte yaşadıkları Kıbrıslı Rumlardan kendilerine yönelecek bir saldırıdan korkarken Kıbrıslı Rumlar Ankara’nın yapabileceği askeri bir müdahaleden çekiniyorlardı.

Bu dönemde ortaya çıkan olayların artması dolayısıyla Türkiye‘de askeri komutanlar ve diplomatlar başbakan İnönü’nün önderliğinde bir araya gelerek değerlendirme toplantısı yaptılar. İnönü jet filosunun adada ihtar uçuşu yapmasını ve çatışmaların durmaması halinde adanın bombalanması emrini verdi. Ertesi gün Türk jetleri Kıbrıs üzerinde ilk uçuşlarını yaptılar. Toplantıda alınan ikinci karar gereğince İngiltere ve Yunanistan’a birer nota gönderilerek adada bulunan Yunan ve İngiliz birliklerinin Türk birlikleriyle beraber çatışan tarafların aralarına girmesi istendi ve çatışmaların önlenmemesi durumunda Türkiye’nin olaya tek taraflı müdahale edeceği belirtildi. Yunanistan bu durum karşısında üç garantör devletin dış işleri bakanlarının görüşmesini teklif etti.

Türkiye durumun vahametini göz önünde tutarak görüşmelerin başlaması için çatışmaların durmasını ön koşul olarak öne sürdü. İkinci girişim İngiltere’den geldi ve tarafların Londra da toplanmasını istedi. Türkiye İngiltere’nin teklifini kabul etti. Londra konferansı 15 Ocak 1964’de toplandı. Konferansın sonucunda 10.000 kişilik bir NATO gücünün adada düzen ve güvenliği sağlaması Türkiye, Yunanistan ve Kıbrıs Türk temsilcilerince kabul edildi ancak adaya giden ABD Dış işleri bakanlığı temsilcileri bu öneri Kıbrıs cumhurbaşkanı Makariosa kabul ettirememiştir.

1974’e gelindiğinde artık Makarios’un denetimi altındaki bir Kıbrıs NATO çıkarları açısından tehlike yaratması ve bu döneme kadar Türkiye’de yaşanan olayların Kıbrıs gelişmelerine etkisi Türk tarafının bir askeri harekât düzenlemeye zorluyordu. Yunan subayları denetimi altındaki milli muhafız birliğinin Makariosun başkanlık sarayını bombalamaya başlamalarıyla Afrodit planı 15 Temmuz 1974’te uygulanmaya kondu. Radyodan yapılan yayınlarda Makariosun öldüğü duyuruluyor geçici hükümet açıklanarak her şeyin denetim altında bulunduğu bildiriliyordu. Bu duruma başta İngiltere olmak üzere Avrupalı müttefikler adada anayasal düzenin bozulduğunu kabul ediyor ve yunan hükümetini kınıyordu. Türkiye beklediği sonucu almıştı. 20 Temmuz 1974 cumartesi günü dünya kamuoyu Türkiye’nin Kıbrıs’a asker çıkardığını başbakan Bülent Ecevit’in ağzından öğrendi.

Türkiye çıkarma sonucunda elde ettiği bölgeyi siyasal ve diplomatik yollarla genişletebileceğini düşünerek 22 Temmuz’da ateşkes çağrısına olumlu yanıt verdi ve Cenevre konferansına katılma kararı aldı. Birinci Cenevre konferansı sonunda imzalanan Cenevre protokolü Türk diplomasi tarihi tarafından büyük bir başarı olarak kabul edilmektedir. Türkiye hem Kıbrıs’a yapmış olduğu müdahalenin hukuksal ve meşru olduğunu doğrulatmıştır hem de Kıbrıs’ın anayasal statüsünün geleceği konusunda adada iki toplumun varlığını ve Kıbrıs Türk toplumunun özerk olduğunu kabul ettirmişti. İkinci Cenevre konferansı esas olarak Kıbrıs’ın anayasal statüsüyle ilgili konuları görüşmek üzere toplanacaktı. Başbakan Ecevit istenildiği gibi bir anlaşma sağlanamazsa ikinci bir harekâtın söz konusu olduğunu heyet başkanı olarak Dışişleri bakanına bildirmişti.

Konferans başladığında taraflar önerilerini sunmuştu fakat tarafların görüşlerini uzlaştırmanın son derece zor olduğu açıktı. 14 ağustos 1974’de konferans bir sonuç almadan dağıldı. Aynı günün sabaha karşı Türkiye ikinci harekâtı başlattı. 1974 harekâtı Kıbrıs sorununda yeni bir dönemin başlangıcı olmuştur. Fiilen ikiye bölünen adada Türkiye açısından sorun çözülmüştür ama mevcut durum herhangi bir hukuki çözüme kavuşturulamadığı için Kıbrıs konusu 2000’lerde hala kamuoyunun gündemini işgal etmektedir. 1975-80 seneleri arasında ege sorunun belirleyici olduğu Türkiye Yunanistan ilişkileri 1980 başından itibaren ABD’nin arabuluculuğuyla Türk-yunan ilişkilerinde buzlar erimeye başlamıştı fakat tam anlamıyla sorunlar çözülemedi 1980’lerin sonuna kadar gerilim ve yakınlaşmayla ilerleyen ilişkiler 1990’lardada bu şekilde devam etti.

Bugün itibariyle, Türkiye ileYunanistan arasındaki ilişkiler ve Türkiye’nin yakın çevresinde ve hatta Türkiye için en önemli stratejik bölge olan Kıbrıs meselesiyle ilgili konulardaki Türk-Yunan ilişkileri geçmişe oranla farklılaşmıştır. Yunanistan’ın Avrupa Birliğine tam üyelikle geçişinden sonra, Türk-Yunan ilişkilerini Türk Dış politikasının Avrupa Birliğinin bir parçası şeklinde değerlendirmeyi gerekli kılmaktadır. Ayrıca, diğer Avrupa ülkelerine kıyasla Yunanistan’ın Türkiye açısından önemi çok büyüktür çünkü bu ülke arasında var olan tarihi, coğrafi ve kültürel ortak noktalardan hareketle gelecekte oldukça olumlu ilişkilerin kurulmasının her iki ülkenin yararına olacağı açıktır. Küreselleşen dünyamızda “No Man is an Island Entire of Itself” düşüncesine paralel olarak ilişkilerin geliştirilmesi alanında atılacak olumlu adımlara iki ülkenin de ihtiyacı vardır.

 

Burak Yılmaz - İzmir Üniversitesi

Son Güncelleme ( Pazar, 08 Mayıs 2011 19:18 )
 
Author of this article: Burak Yılmaz

Bu Yazarın Diğer Yazılarını Görmek İçin Tıklayın

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Azerbaycan'ın İlk Sosyal Ağ Sitesi Burak BİLİCİ | Bilgisayar Mühendisi Türkiye'nin en özgür analiz merkezi. Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here

Your are currently browsing this site with Internet Explorer 6 (IE6).

Your current web browser must be updated to version 7 of Internet Explorer (IE7) to take advantage of all of template's capabilities.

Why should I upgrade to Internet Explorer 7? Microsoft has redesigned Internet Explorer from the ground up, with better security, new capabilities, and a whole new interface. Many changes resulted from the feedback of millions of users who tested prerelease versions of the new browser. The most compelling reason to upgrade is the improved security. The Internet of today is not the Internet of five years ago. There are dangers that simply didn't exist back in 2001, when Internet Explorer 6 was released to the world. Internet Explorer 7 makes surfing the web fundamentally safer by offering greater protection against viruses, spyware, and other online risks.

Get free downloads for Internet Explorer 7, including recommended updates as they become available. To download Internet Explorer 7 in the language of your choice, please visit the Internet Explorer 7 worldwide page.