Türk Dış Politikası
Veysel Ayhan tarafından yazıldı.    Cuma, 30 Eylül 2011 17:33    PDF Yazdır e-Posta
“Sıfır Sorun” Siyaseti: Dış ve İç Politikaya Yansıması

Devamını oku...

“Sıfır Sorun” siyasetine ve söylemine yönelik uzunca bir dönemdir negatif bir eleştiri yapıldığı gözlemlenmektedir. “Sıfır sorun” siyasetinin çöktüğü ve dış politika yürütücülerinin hedeflerinden uzaklaştığı hatta daha da sorunlu bir dış politikaya yöneldikleri ileri sürülmektedir. Bu noktada son 8 ayda yanı başımızda meydana gelen değişimleri anlamadan Sıfır Sorun siyasetine yüklenmenin ne kadar doğru olduğu tartışmalıdır. Suriye’de, Tunus’ta, Fas’ta, Yemen’de ve diğer Arap ülkelerinde rejimler devrilip, ülkeler bir iç savaşın içine sürüklenirken, Türk dış politikasının yaşanan değişimden etkilenmemesini veya hiçbir şey yokmuş gibi davranılmasını beklemek gerçekçi değildir. Bu noktada konuya bir kez daha teorik düzey üzerinden açıklamak yerinde olacaktır

 

“Sıfır Sorun Siyaseti”: Değişen Dengeler ve Etkileri

 

Sistem kısaca aralarında düzenli ilişkiler bulunan, birinde meydana gelen değişikliğin diğerini doğrudan veya dolaylı şekilde etkilediği, benzer özelliklere sahip ve belli sınırlar ile diğerlerinden ayrılan yapılar olarak tanımlanmaktadır. Örneğin, Ortadoğu bölgesini bir sistem olarak aldığımızda, bu bölgede yaşanan ülkelerin birinde meydana gelen değişikliğin diğerlerini etkilediğinin farkına varmak ve analizlerimizi söz konusu değişikliklerin sebepleri ve sonuçları üzerinde yoğunlaşıp yapmak gerekir. Sistem teorisi bağlamında Kuzey Afrika’yı ele alacak olursak, Tunus’ta meydana gelen bir siyasal sistem değişikliğinin Fas ve Libya’yı da etkileme potansiyeline sahip olduğunu belirtmek gerekir. Değişikliğin boyutlarını iyi analiz edebilmek için, mutlaka tarihi geri planı iyi okumak, bugünü iyi anlamak ve geleceği doğru bir stratejik öngörü ile ortaya kayabilmeyi gerektirir.

 

Sistem teorisi üzerine Prof. Dr. Hasan Köni hocanın yazdığı “Genel Sistem Kuramı ve Uluslararası Siyasetteki Yeri” adlı çalışma oldukça aydınlatıcı bilgiler sunmaktadır. Sistem bağlamında Türkiye’nin “sıfır sorun” siyasetine geri dönecek olursak, söz konusu strateji bölge ülkeleriyle ilişkilerin yeniden düzenlenmesi gerektiğini doğrudan ortaya koymaktaydı. Çünkü, 2011 öncesi Ortadoğu’daki siyasal ve toplumsal yapıların 2011’den farklı olduğu görülmektedir. Örneğin, 2011 öncesi dönemde Mısır’da Mübarek dönemi yaşanırken, şuan için bölge halkları Mübarek’in yargılanmasını canlı yayında izlemektedir. Mübarek’in devrilmesiyle birlikte Türkiye-Mısır ilişkileri de değişim geçirmiş ve Başbakan’ın son ziyaretle birlikte iki ülke arasında yüksek düzeyli bir işbirliği süreci başlamıştır. Dolayısıyla eskiden sorunlu olan ve “sıfır sorun” politikasına rağmen ciddi bir gelişme göstermeyen Türkiye-Mısır ilişkileri, Mübarek’in devrilmesiyle birlikte “sıfır sorun” politikasına uygun bir değişim geçirmiştir. Diğer yandan Suriye ile ilişkiler ise hükümetsel düzeyde daha da sorunlu olacak bir döneme geçilmiştir. Ancak ilişkilerin sorunlu olmasının temel nedeni Suriye’de yaşanan sorunlar olduğuna dikkat çekmek gerekir. Rejim karşıtı halk muhalefetinin yaşandığı bir dönemde Ankara’nın yanı başında yaşanan sivil ölümler karşısında sessiz kalmasını beklemek gerçekçi değildir. Esad’la kurulan işbirliğinin sürdürülmesi kısa dönemde “sıfır sorun” siyasetinin sürdüğünün göstergesi olacakken, orta ve uzun dönemde Türkiye-Suriye ilişkilerinde kara bir leke olarak nitelendirilebilirdi. Günümüze bile Nazi dönemi Almanya’sı ile işbirliği yapan ülkelerin nasıl eleştirildiğini görmezden gelmemek gerekir. Dolayısıyla kısa süreli çıkarlara odaklanmak, orta ve uzun dönemde kaybetmeye yol açabilir. Bazı gazetecilerin bölgede yaşanan değişime dikkat çekmeden “sıfır sorun öldü, yaşasın sıfır sorun” kavramını kullanarak dış politikayı eleştirmesi doğal olmakla birlikte izlenen dış politikanın bir sebep mi yoksa sonuç mu olduğuna da dikkat çekmek gerekir. Daha açık bir deyişle Suriye ve İran’la ilişkilerin hükümetsel düzeyde bozulmasının izlenen dış politikadan mı yoksa söz konusu ülkelerin politikalarında yaşanan değişimden mi kaynaklandığını da tüm unsurlarıyla birlikte analiz etmek gerekir. Suriye’de yaşanan isyanın ardından İran ve Türkiye’nin farklı politikalara yönelmesinin aynı zamanda iki ülke arasında ilişkileri de etkilemesi kaçınılmazdır. Böyle bir durumda Türkiye’nin İran’la ilişkilerinin bozulmasını salt füze kalkanı projesine katılımla açıklamak yeterli değildir. Zira, füze kalkanı projesi de uzunca bir dönemdir gündemdeydi ve Türkiye’nin NATO üyesi olarak söz konusu proje de yer alacağı çok önceden açıklanmıştı. Ayrıca, NATO üyesi bir ülke olan Türkiye’nin İran’la ilişkilerinin de belli bir sınırı olduğunu herhalde Tahran’da iyi biliyordu. Dolayıyla hem Ankara hem de Tahran ilişkilerinde belli bir mesafe olacağının farklında olarak hareket etmekteydiler. Her iki ülke Basra Körfezinde, Irak’ta, Azerbaycan-Ermenistan ilişkilerinde, Hamas ve Lübnan politikasında ve son olarak Suriye’de zaten uzunca bir dönemdir birbirleriyle rekabet eden iki güçtü. Var olan rekabet biraz daha kamuoyuna yansımaya başladı.

 

Tekrar konuya değinecek olursak “sıfır sorun” politikasının kısa, orta ve uzun dönemli amaç ve hedefleri de kendi içinde barındırdığına dikkat çekmekte yarar vardır. Kısa dönemli amaçların başında bölgedeki rejimlerle ilişkilerin her boyutta iyileştirilmesi öngörülürken, orta dönemde de toplumlar arasındaki ilişki ağının ve karşılıklı algıların olumlu yönde değiştirilmesi öngörülmüş olunabilir. Uzun dönemde de bölgenin ekonomik, siyasal, diplomatik ve güvenlik alanında Türkiye’nin etkisine açık hale getirilmesi amaçlanmış olunabilir. Doğal olarak bu hedeflere ulaşmak için öncelikli olarak dönemin iktidarlarıyla münasebetlerin iyileştirilmesine öncelik verilmesi gerekilirdi. Bundan dolayı Esad yönetimiyle ilişkilerin geliştirilmesine büyük önem verilirken, aynı zamanda Irak, Suudi Arabistan, Lübnan ve diğer ülkelerle de ilişkiler geliştirilmeye başlandı. Aynı dönemde toplumsal ilişkilerinde her alanda geliştirilmesi için yoğun bir çaba harcanırken, 2011 öncesine kadar sistemin yapısında bir değişiklik olmadığından siyasi, ekonomik ve diplomatik ilişkiler de gelişerek sürmüştü. Söz konusu ilişkilerin gelişme göstermesi “sıfır sorun” siyaseti ile doğrudan ilişkili görülmesine karşın, küresel sistemden kaynaklanan bölgedeki güç boşluğu da buna katkı sağladı.

 

Ancak 2011 başında ilk önce Tunus ardından da hemen hemen tüm Arap devletlerinde sivil halk muhalefetleri iktidar değişikliği talepleriyle ortaya çıkmaya başladılar. Kısa sürede Tunus ve Mısır’da siyasal sistemin değişmesiyle sonuçlanan halk ayaklanmaları Libya’da kanlı bir iç savaş ve ardından uluslararası müdahale ile yeni bir boyut kazandı. Bir zamanlar Kaddafi’nin en önemli dostları olarak kabul gören ve hatta seçim masraflarını Kaddafi’nin karşıladığı Sarkozy gibi AB liderleri Kaddafi’nin düşürülmesi için askeri müdahaleye aktif destek verdiler. Ne Fransız ne de İtalyan gazeteleri neden Fransa’nın veya İtalya’nın Kaddafi’ye ahde vefa göstermediğini sorgulamadılar. Diğer bir deyişle neden Libya ile “sıfır sorun” varken savaş haline geçildiği eleştirisini yöneltmediler. Çünkü Libya’nın siyasal sistemi içinde meydana gelen değişikliğin doğrudan Fransa ve İtalya’nın da politikalarını etkileyecek boyutta olduklarının farkındaydılar. Dolayısıyla sistem içinde meydana gelen değişiklikler ülkelerin bir biriyle olan ilişkilerini doğrudan etkilediği düşüncesiyle hareket edilmiştir.

 

Türkiye’nin “sıfır sorun” politikası da 2011 öncesi döneme ait bir strateji iken 2011 sonrası dönemde kısa dönemde sürdürülmesi mümkün olan bir siyaset olarak görülmemektedir. Suriye’de meydana gelen halk ayaklanmaları sonrası ülke kendi içinde iki ayrı bloğa bölünmüş ve ülke hızlı bir şekilde iç savaşa sürüklenirken Ankara-Şam ilişkilerinin değişmesi doğaldır. Bu durumda Türkiye’nin meşru taleplerle ortaya çıkan Suriye halkının yanında yer alması, doğal olarak zorla ve güç kullanarak iktidarda kalmak isteyen güçlerle ilişkilerinin bozulmasına yol açacaktır. Kısa vade de bozulan ilişkilerin, rejimin nasıl değişim geçireceğine göre yeni bir hal alacağı kesindir

 

Diğer yandan “sıfır sorun” siyasetine rağmen Mübarek döneminde Türkiye-Mısır ilişkilerinin iyi olduğunu ileri süremeyiz. 25 Ocak’ta halk hareketinin başlamasından kısa bir süre sonra Türkiye, Mübarek karşıtı bir pozisyon alarak sorunlu olan Türkiye-Mısır ilişkilerinin daha da bozulmasına yol açtı. Eğer Mısır’da halk ayaklanmalarının yaşandığı günlerde Türkiye’nin “sıfır sorun” gereği Mısır’da yaşananlara duyarsız ve tepkisiz kalması gerektiği öne sürülmüş olsaydı, bugün Türkiye-Mısır ilişkileri daha da sorunlu bir hal alabilirdi. Ancak 18 gün sonra Mübarek’in iktidarı bırakmak zorunda kalmasından sonra ilişkiler hiç olmadığı kadar iyi seyretmeye başladı. En son Başbakan Erdoğan’ın ziyaretiyle birlikte her iki ülke arasında birçok alanda işbirliğini öngören anlaşmalar imzalandı. Mısır siyasal sisteminde yaşanan değişim doğrudan Türkiye-Mısır ilişkilerini de olumlu etkilemiştir.

 

İsrail’le ilişkilere gelince ilişkilerin bozulmasında rol oynayan en önemli aktörün İsrail olduğu dikkatten kaçırılmaktadır. İsrail’in uyguladığı saldırgan ve bölge ülkelerinin egemenliklerine saygı göstermeyen dış politika anlayışını iyi irdelemek gerekir. Mısır’ın, Ürdün’ün veya gerektiğinde Türkiye gibi ülkelerin iç politikalarına farklı araçlarla müdahale eden İsrail’le Türkiye’nin iyi ilişkilerini sürdürebilmesi için öncelikli olarak Tel Aviv’in yukarıda bahsi edilen iki temel dış politika anlayışını terk etmesi gerekir. Daha açık bir deyişle İsrail, Türkiye ile ilişkilerini önemsiyor olsaydı uluslararası sularda seyreden bir insani yardım gemisine askeri yöntemlerle müdahale etmezdi. Ancak 2010 Mayısına dönüldüğünde İsrail’in bölge ülkelerinin iktidarları üzerinde kurmuş olduğu asimetrik ilişki boyutundan dolayı Türkiye karşısında daha güçlü bir pozisyonda olduğu dikkate alındığında Tel Aviv’in neden açık denizlerde bir saldırı gerçekleştirdiği daha iyi anlaşılmaktadır. Oysa 2011 sonrası dönemde değişen iktidar yapıları İsrail’in bölge ülkeleri üzerindeki etkisini sınırlandırmıştır. Dolayısıyla sistem içerisinde değişen iktidar yapıları Türkiye’yi güçlü duruma sokarken, İsrail’i ise zayıflatmıştır. Bundan dolayı Türkiye, İsrail’e eski tarz ilişki boyutunun sürdürülemeyeceğine dair açık mesajlar verebilmektedir. Türkiye bekli de açık bir şekilde İsrail’den bölgedeki Türkiye lehine oluşan güç dengesindeki değişimi kabul etmesini beklemektedir.

 

Ancak “sıfır sorun” siyasetinde yaşanan değişimi dış politika yerine iç politikada eleştirmek mümkündür. Çünkü ülke sınırları dışında meydana gelen halk hareketlerini doğrudan yönlendirmek mümkün olmadığından bir anlamda değişim rüzgarıyla birlikte hareket edildiği görülmektedir. Ancak aynı durum iç politikada farklıdır. Son dönemde ülke içinde artan şiddet olayları Türkiye’nin bölgedeki hareket alanını ve üstlendiği misyonu olumsuz etkilemektedir. Öte yandan demokratik çözümlerin hayata geçirilmemesi durumunda Suriye veya diğer Arap ülkelerinde yaşanan toplumsal çatışmaların yaşanması bile gündeme gelebilir. Sorunları farklı kavramlarla tanımlamak her zaman mümkün olmakla birlikte, çözümlere katkı sağlanmak isteniyorsa, doğru ve yapıcı eleştirilerde bulunmak gerekir. Özellikle ülke içinde şiddet sarmalanın durdurulamayışı model ülke kavramından da uzaklaşmayı beraberinde getirecektir. Son dönemde Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkeleri tarafından da dile getirilen Model ülke kavramının aynı zamanda iç sorunlarını demokratik yöntemlerle çözmüş ve toplumsal barışını yakalamış ülke algısıyla doğrudan ilişkili olarak değerlendirildiği belirtmek gerekir. Oysa gelinen nokta ne toplumsal istikrarsızlık unsurları giderilmiş ne toplumsal barış sağlanabilmiş ne de bu yönde güçlü bir talep ortaya konmuştur. Aksine verilen mesaj yaşanan sorunları askeri yöntemlerle çözme iradesini yansıtmaktadır. Ancak, Suriye’de, Yemen’de ve diğer Arap ülkelerinde olduğu gibi Türkiye’de sivil diyalog kapısının iktidarı elinde tutan güçler tarafından açık tutulması, sorunların barışçıl ve demokratik çözümü için oldukça büyük bir önem taşımaktadır. Aksi durumda farkında olmadan ve kontrolsüz bir biçimde orta ve uzun dönemde hedeflenen bölgesel ve küresel aktör olma amaçlardan uzaklaşılacağı gibi ülkedeki toplumsal istikrarda büyük bir yara olabilir. Ortadoğu ve Kuzey Afrika başta olmak üzere uluslararası ortamda Türkiye’nin bölgesel ve ardından da küresel aktör olmasını sağlayacak tarihi fırsatların iç politikada uygulanmaya konan kısa dönemli ve çözüm getirmekten uzak sertlik yanlısı girişimlerle heba edilmemelidir.

 

Doç. Dr. Veysel AYHAN

 

ORSAM Ortadoğu Danışmanı

 

Abant İzzet Baysal Üniv. Uluslararası İlişkiler Bölümü

 

 

 

Kaynak: ORSAM

 
Ş.Bahadır Koç tarafından yazıldı.    Cuma, 30 Eylül 2011 17:27    PDF Yazdır e-Posta
Ankara Suriye’de “Rejim Değişikliği” Politikasına Geçerken

Devamını oku...

Ankara’nın Şam’la “stratejik ortaklık”, entegrasyon, ortak kabine toplantıları ve “aile gezmeleri”nden rejim değişikliği noktasına gelmesi aslında yanlış değildir. Bizce bu “U dönüşü” geç bile olmuştur. Ankara’nın Esad’ı bu “kanlı yola” girmeden reforma yöneltmeyi “tatlı-sert” bir ağabeylikle denemesi, bunun başarılı olmadığını gördüğünde de pozisyonunu daha önceden değiştirmesi gerekirdi. Bunun yerine muğlak ve genel çağrıları yinelemekle yetinen ve ceza içermeyen fazla yumuşak bir “ağabeylik performansı” gösterilmiş ve şaşırtıcı olmayan şekilde sonuç alınamamıştır. Türkiye daha hızlı ve kararlı bir liderlik gösterse bile yine de sonuç alamayabilirdi ama Ankara’nın bölgede lider ülke olma konusundaki iddiaları daha inandırıcı olurdu.

 

Suriye’de rejimin devrilmesinin iç savaş ve kaos gibi riskleri olduğu, “yaralı rejimin”

 

Türkiye’yi düşman bellemesiyle PKK dahil eline geçen her şeyi Türkiye aleyhine kullanabileceği, Suriye’deki olası bir istikrarsızlığın bölgedeki Lübnan ve Suriye gibi başka ülkeleri de içine çekebileceği, rejimin devrilmesinin çok zaman alabileceği ve bu arada Türkiye’nin ekonomik çıkarlarının ve Orta Doğu’nun geri kanlıyla ticari ilişkilerinin zarar görebileceği endişeleri yerindedir. Ancak yine de bu rejim ile artık “iş yapamayacağını” anlayan Ankara Baas’ın olabildiğince hızla devrilmesini amaçlayabilir. Bu yönde “megafonun sesini açmaktan” ekonomik ambargolara, muhalefete siyasi ve hatta belki de silah ve askeri eğitimi içeren destek vermeye kadar araçlar kullanılabilir. İleriki dönemlerde sınırlı bir askeri müdahale beklentisi yaratmak ve hatta bunu gerçekleştirerek Suriye içinde güvenli bir cep oluşturmak söz konusu olabilir.

 

Batı’nın petrol dahil konulardaki ambargoları zamanla ülke içinde hoşnutsuzluğun ve “Beşar ile bu işin olmayacağı”nı düşünenlerin sayısının artmasına neden olabilir. Başbakan Erdoğan’ın eleştirilerinin dozunu arttırması ve Türkiye’nin kendi müeyyidelerini devreye sokması Türkiye ile ekonomik ilişkilerden faydalanan başta Halep gibi merkezlerdeki orta sınıfın rejime bakışını değiştirebilir. Bu arada değişik derecelerde ve nedenlerle de olsa İran, Irak ve Hizbullah gibi aktörlerin kendilerini Baas sonrası Suriye için hazırlamaya çalıştıkları görülmektedir. Özellikle İran ve Hizbullah’ın Baas’a desteklerini kesmeleri kolay ve mümkün olmayabilir ama durumun kaçınılmaz olduğunu düşünürlerse onu korumak için ödemeye hazır oldukları bedel sınırlı kalabilir.

 

Ankara Baas rejimini değiştirirken ABD ile koordinasyon ve işbirliği yapabilir ama bu Washington’un taşeronu olunması anlamına gelmez. Denebilir ki, “artık” Baas rejiminin devrilmesi Türkiye için ABD için olandan bile daha öncelikli bir konu olmalıdır. Çünkü her şeye rağmen ABD Baas’la yaşayabilir, Türkiye içinse aynı şey söylenemez. Türkiye’nin Suriye’de “rejim değişikliği” politikası riskli ama gereklidir. Ankara rejimin devrilmesi konusunda bir “engellenemezlik havası” yaratmaya çalışmalıdır. Ayrıca Ankara’nın rejimin devrilmesinden “sonrasındaki gün” için şimdiden planlama yapması gerekir. Bu hazırlık insani yardım ve güvenlik gibi meselelerin yanı sıra, Suriyeli Kürtlerin geçiş döneminde K.Irak ve Türkiye’deki Kürtlerle ilişkilerinin alabileceği şekiller, PKK’nın bölgede kendine yer bulmaya çalışma ihtimali, Müslüman Kardeşler örgütünün radikal değil daha ılımlı kanadının öne çıkması, Hırisityanların Baas sonrası dönemde güvende olacaklarını hissetmelerinin sağlanması, Aleviler için “Baas’dan sonra tufan” olmayacağının ve belki çoğunlukta yaşadıkları bölgede otonom bir varlıkları olabileceğini düşünmeleri gibi meseleler üzerine düşünmeyi de içermelidir.

 

Henüz Ankara’nın bölgenin genelindeki değişimin teorisi ve mühendisliğine dair çok enteresan şeyler söylediğini düşünmüyoruz. “Halkınızı dinleyin, ‘kahrolsun İsrail’, ‘iki yüzlü Batı’” şeklinde özetlenebilecek yaklaşım elbette çok fazla hakikat barındırmakla beraber bölgedeki değişim imkanları ve riskleri üzerinde yeterince fazla ve derin düşünüldüğü intibasını vermemektedir. Başbakanın Mısır’da yaptığı laiklik vurgusu belki bu değerlendirmenin istisnasıdır. Ama onun da bir seferlik bir ifade olup olmadığı, gelen bazı olumsuz tepkilerden sonra tekrar edilip edilmeyeceği, laiklikten tam ne kastedildiği, bu çağrının AKP’nin Türkiye’deki bazı uygulamaları ile ne kadar uyumlu olduğu gibi sorular sorulabilir.

 

Ankara’nın rejimlerin devrildiği ülkelerde seçimlerin ve anayasaların hangi hızla yapılması gerektiği, halkların sokakta ama rejimlerin ayakta olduğu yerlerde geçişin hangi prensipler, takvimler ve oyuncular üzerinden olabileceği gibi konularda fikir üretmesi gerekir. Ülkelerin içinde hangi aktörlerin öne çıktığı/çıkacağı, bu aktörlerin Türkiye’ye duyduğu sempatinin nasıl etki ve somut, kalıcı ekonomik çıkarlara dönüştürülebileceği düşünülmelidir. Suriye muhalefetinden mevcut anlaşmalara saygı gösterileceği, Türkiye’nin rejim değişikliği konusunda oynayacağı rolün dikkate alınacağı, PKK’nın ülkedeki varlığına izin verilmeyeceği, Hatay konusunda can sıkıcı sürprizlerle karşılaşılmayacağı yönünde garantiler alınması yerinde olur.

 

Şanlı Bahadır Koç, araştırmacı

 
Doç. Dr. Celalettin YAVUZ tarafından yazıldı.    Cuma, 30 Eylül 2011 17:23    PDF Yazdır e-Posta
Piri Reis Akdeniz’de: Rumlar ve İsrail’le Yeni Bir Gerilim mi?

Devamını oku...

Piri Reis araştırma gemisi 23 Eylül 2011’de Doğu Akdeniz’e doğru rota tuttu. Refakatine de Türk Donanması’nın muharip unsurları verilmiş. Bu olay bizleri 1970’li, 1980’li ve 1990’lı yıllarda Ege’deki “gerilim yüklü” günlere götürdü.

 

Ege’de Gerilimli Araştırma ve İzleme Dönemlerinde Türk Araştırma Gemileri

 

1973’te Yunanistan Ege’nin uluslararası sularında (karasuları dışında) deniz yatağında petrol araması için bir Norveç firmasına ruhsat verince, Türk-Yunan “Ege” gerilimlerini ilk kez yaşmıştık. Yunanistan, çağrıya rağmen gemiyi karasularına çekmeyince Türkiye de hiçbir sismografik ve araştırma cihazı bulunmayan “TCG Çandarlı” adlı destek gemisini Ege’ye çıkartmış, refakatine de gene Türk donanmasından muharip unsurlar vermişti.

 

TCG Çandarlı’nın “fonksiyon eksikliği” henüz belli olmuştu ki, bu kez de “Hora” adlı araştırma gemisi Ege’ye çıktı. Ancak, Sismik-1 adıyla 1976’da Ege’ye çıkan Hora, aynı yıl Türkiye-Yunanistan arasında İsviçre’nin Bern kentinde yapılan bir mutabakat “Bern Mutabakatı” sebebiyle, Ege’nin uluslararası sularının deniz tabanında araştırma yapmaya fırsat bulamadı.

 

1978’de ise bu kez Piri Reis Türkiye’nin donanımlı ilk deniz dibi araştırma gemisi olarak hizmete girdi. Türkiye ve Yunanistan, Ege’nin uluslararası sularında seyreden araştırma gemilerini karşılıklı olarak muharip unsurlarla izleyerek, “Bern Mutabakatı”na uyulup uyulmadığını kontrol etmeyi ihmal etmediler.[1]

 

Kıbrıs’ın Çevresinde Petrol Arama-Çıkarma Çalışmaları ve Türkiye’nin Niyeti

 

19 Eylül 2011’de Güney Kıbrıs Rum Kesimi (GKRY)’nin Kıbrıs’ın güneydoğusunda ve Türdkiye’ye en uzak noktada seçtiği sahada ABD Noble Energy şirketi ve İsrail’le birlikte ortak petrol arama çalışmaları başlatıldı. Türkiye de bunun üzerine 22 Eylül 2011’de Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) ile KKTC’nin münhasır ekonomik bölgesinde (MEB) ortak petrol arama çalışması yapmak üzere anlaşma imzaladı.

Türkiye, önce Piri Reis araştırma gemisi ile Kıbrıs’ın kuzeydoğusu (Karpas Burnu-İskenderun) arasındaki sahada araştırma yapacak. Daha sonra da çalışmasını muhtemelen daha batıya doğru kaydıracak. Türkiye böylelikle gerilimi tırmandırmadan, ancak GKRY’ye de “Sen KKTC’de yaşayan Türkleri tanımazsan, ben de seni tanımıyorum!” mesajını açıkça vermektedir. Ancak, şurası da gerçek ki, 9 Eylül Üniversitesi’nin bu araştırma gemisi, sismik çalışmalardan daha çok deniz suyu araştırmaları üzerine yoğunlaşmıştı. İnandırıcı bir petrol arama çalışması için, daha gelişmiş ve donanımlı araştırma platformlarına ihtiyaç duyulduğunu sağır sultan dahi tahmin edebilir…

 

Buna rağmen Türkiye, AB’ye de “Türkiye’ye rağmen bölgede deniz sahalarının paylaşılmasını kabul etmiyoruz!” mesajı verilmek istenmiştir. Bu mesaj aynı zamanda Doğu Akdeniz’deki İsrail dâhil tüm kıyıdaş ülkelere ve Noble Energy firmasının ait olduğu ABD’yedir de…

 

Ege’deki deniz sahalarının paylaşımı yapılamadığından, evvelce yaşanan 30 yıllık gerilim 2000 yılında Türkiye’nin hazırladığı “Ege’de Güven Artırıcı Önlemler” paketi ile artık unutulmaya yüz tutmuştu. Şimdi Doğu Akdeniz gözler önünde ve bu denizin paylaşımında Türkiye’nin gene itirazları var. Kendisini Kıbrıslıların meşru “Kıbrıs Cumhuriyeti” gibi gören GKRY de bu konuda Türkiye’yi “Tecavüzkâr” olarak nitelemekte, BM’ye, AB’ye ve ABD’ye şikâyet etmektedir. Gazeteler ise Türkiye ve Türkleri yeniden “Atilla”[2] olarak nitelemektedirler.

 

Türkiye’nin Milli Çıkarlardaki Israrcılığı Karşısında Kriz Tırmanır mı?

 

GKRY “Kıbrıs Cumhuriyeti” adıyla her ne kadar tüm dünyada “meşru” olarak tanınsa da, Türkiye, 1974’ten beri Kıbrıslı Türklerin hak ve çıkarlarının takipçisi olacağını evvelce olduğu gibi bir kez daha açıkça göstermektedir. Ancak, bu kez karşısında sadece bu tüm dünyanın tanıdığı GKRY değil, aynı zamanda ABD, ABD’nin üç güçlü lobisi (Yahudi, Rum ve Ermeni), AB, İsrail, Yunanistan ve Rusya da vardır. Hatta bu konuda Suriye, Mısır ve Lübnan gibi, Doğu Akdeniz tabanından petrol-doğalgaz çıkarmak isteyen Müslüman ülkeler bile Türkiye’nin yanında olmayacaklardır. Bunun anlamı da “siyasi” açıdan “yalnızlık”tır.

 

Türkiye’nin GKRY ile birlikte yaptığı arama girişimleri GKRY tarafından “uzlaşmaz” bir tutum olarak nitelendirilerek AB, BM ve ABD’ye şikâyet edilmiştir. AB Komisyonu ve Avrupa Parlamentosu’ndan 27 Eylül’de alınan ilk ses Türkiye’yi suçlamaktadır.[3]

 

Piri Reis’in denize açıldığı günlerde GKRY’nin petrol arama çalışması yaptığı 12 nolu sahaya müdahale etmeyeceği, hatta GKRY’nin belirlediği arama sahalarından TPAO’nun arama yapacağı sahalarla örtüşmeyenlere girilmeyeceği zannediliyordu. Ancak, 27 Eylül itibariyle GKRY’nin rama başlattığı 12 numaralı saha ile diğer sahalardan 8 ve 9 nolu sahalarla da kısmen örtüşen bir sahada (G sahası) araştırma yapılacağı öğrenildi.[4] Bu yeni gelişmenin çatışma riskini artırabileceği değerlendirilmektedir.

 

Bu arada Piri Reis’in GKRY’nin karasularında da çalışacağı bildirildi. Gemiye Türk Donanması’na ait suüstü unsurları uzaktan refakat ettiği gibi, Türk savaş uçaklarının da bölgede zaman zaman uçtuğu ve henüz GKRY ya da İsrail’den bir tecavüzkâr hareket yapılmadığı öğrenilmiştir.[5]

 

Türkiye’nin, gerek GKRY’nin belirlediği 13 sahadan biriyle örtüşecek coğrafyada, gerekse Kıbrıs’a ait karasuları ve MEB’de de arama çalışmaları yapabileceği anlaşılmaktadır. Zira bu konuda KKTC Cumhurbaşkanı Derviş Eroğlu, TPAO’ya doğalgaz araştırma yetkisinin “Ada’nın kuzeyini de güneyini de kapsadığını” ifade etmiştir.[6] Bu sebeple, gerilimin tırmanmasına bağlı olarak, bölgedeki deniz dibi araştırmasını Karadeniz’de olduğu gibi, Brezilyalı firmalara da verilebileceği beklenmektedir. Bu durum ise çatışma riskini artırabilecektir. Türk tarafının Kıbrıs sularında kuracağı petrol platformu ya da ciddi arama faaliyetleri de çatışma riskini arttırabilecektir.

 

Ada’nın kuzeyi dışındaki tüm diğer coğrafyalarda GKRY’nin Yunanistan’la birlikte müdahalesi söz konusu olabilir. Denizdeki olası bir çatışma, kuşkusuz Ada’da GKRY-KKTC arasında karşılık bulabilir.

 

Olası bir çatışmaya İsrail iştiraki, halen GKRY ortaklığı ile doğalgaz arama çalışmalarının yapıldığı sahaya Türkiye’nin müdahalesi ya da aynı sahada Türkiye’nin de doğalgaz çıkarma çalışması başlatması halinde kuvvetle muhtemeldir.

 

Piri Reis’i korumak üzere Türk Donanması’ndan yeterli muharip unsurlar (denizaltı ve korvet) görevlendirildi. Denizaltıların sualtında karakol yapmak üzere Piri Reis’in çalışma yapacağı sahalara yakın ve sualtında karakol yapmaları beklenebilir. Keza, bu sahaya intikal rotaları üzerinde de karakol mümkündür.

 

Korvetlerden biri GKRY’nin araştırma yaptığı bölgeye yakın (gemilerin belirli seyrüsefer emniyet mesafesinde) izleme yapması, bir diğerinin de Piri Reis’in yakınında “Suüstü emniyetini” tesis için görevlendirilmesi muhtemeldir. Gerektiğinde bu görevler deniz karakol uçakları ve Hava Kuvvetlerinin keşif unsurları, sahil gözetleme radarları ve hava radarları ile desteklenebilir. Bu gemilerden birine yapılabilecek müdahale de gerilimi süratle tırmandırabilir.

 

Doğu Akdeniz’de Mısır, İsrail, Lübnan, Suriye ve Kıbrıs sularının altındaki deniz tabanında 1.7 milyar varillik petrole karşılık doğalgazın 3.700 milyar metreküplük rezerv ile dünyada 5. Sırayı aldığı, yakın zamanda arama çalışması başlatılan 12 nolu sahanın da 283 milyar metreküplük rezerve sahip olduğu ileri sürülmektedir. 12 nolu sahanın doğusunda ve İsrail MEB’i içerisinde kalan Leviathan adlı sahada daha önce Noble Energy’nin gaz arama çalışmaları başlattığı da bilinmektedir.[7]

 

Bu arada KKTC, GKRY’nin tek yanlı doğalgaz çıkarma girişimiyle ortaya çıkan krizin aşılması için 25 Eylül 2011’de BM’ye 4 maddelik bir çözüm planı önerdi. Türkiye’nin de destek verdiği bu maddelerden en önemlisi ise, BM Genel Sekreterinin tarafların eşit katılımıyla bir komite oluşturulması istenmesidir[8]. Bu önerinin kabulü halinde Türkiye-KKTC Kıta Sahanlığı anlaşmasının gereği yapılmayacağından, gerilimin de giderilmesi mümkün olacaktır. Buradaki sıkıntı Rum tarafındadır. Zira Dimitri Hristofyas’ın gelecek yıl yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimi öncesinde böylesi bir “teslim” politikası izlediği kolaylıkla propaganda edilebilir ve anlamı da “ipinin çekilmesi” demektir…

Sonuç

 

Türkiye, 1999 yılından beri neredeyse unutulan “Komşularla sorunsuz” bir ortama, milli çıkarlar söz konusu olunca, “Koşularla Sıfır sorun Politikası” diye yola çıkan AKP hükümeti döneminde yeniden taşınmıştır.

 

2000 yılında iki ülkenin de uzlaştığı Türk-Yunan Ege’de Güven Artırıcı Önlemler paketi sebebiyle Türk-Yunan gerilimi yaşanmamıştır. Ancak, “Komşularla Sıfır Sorun” diye söylem üreten AKP hükümetinin hala Ege’deki bir dizi sorunlardan (Kıta sahanlığı, karasuları, hava sahası, FIR hattı, aidiyeti tartışmalı adacık-kayalıklar, Lozan hilafına silahlandırılan adalar, deniz yan hududu, Arama Kurtarma Sahası sorunları vb) hiçbirine 9 yıllık yönetime rağmen en ufak bir çözüm üretememesi de bir “eksiklik!” olarak görülmelidir.

 

Ekonomik krizin AB destekleri olmasa neredeyse iflasa sürükleyeceği Yunanistan, Kıbrıs civarındaki gelişmelere alçak perdeden katılmaktadır. Ancak, krizin atlatılması ile birlikte Doğu Akdeniz’deki Türk-Yunan deniz paylaşımıyla ilgili sorun da gündeme getirilecektir. Şu an için Yunanistan “sütre gerisinden” Türkiye’ye karşı kozlarını GKRY ile birlikte AB ve ABD nezdinde oynamayı sürdürmektedir…

 

Türkiye, uluslararası nitelik taşıyan bu sorunda, her ne kadar “çatışma istemediğini belirtse de”, Başbakan Erdoğan’ın “Gerekirse savaşırız!” şeklindeki “Dil sürçmesi” sebebiyle[9], şu an için “çatışmacı” taraf olarak anılmaya başlanmıştır. Buna rağmen, Türkiye’nin Noble Energy-İsrail işbirliği ile yapılan GKRY petrol çıkarma çalışmalarına müdahale etmeyeceği de anlaşılabilmektedir. O halde en azından bu sebeple İsrail’le çatışma riski azalmıştır…

 

Türkiye’nin meşru milli çıkarlarından ödün vermemesi esastır. Bunun için de “yalnız” kalınan bölgede en azından siyasi “müttefikler” bulmak da gerekliydi. Yani, eskilerin tabiriyle bu tür işler “Ağyarını mani, efradını cami yapılmalı” idi! Şimdilik çözümün düğümünü çözme işi de karşıya bırakılmış durumdadır!

 

[1] Yunan araştırma gemilerini izleme görevine TCG Akhisar ve TCG Demirhisar ile (ilkinde II. Komutan, ikincisinde Komutan olarak) bu yazının yazarı da fiilen birkaç kez katılmıştır.

[2] Batı Hun İmparatoru Atilla kast edilmektedir.

[3] Güven Özalp, “AB’den Türkiye’ye ağır eleştiri”, Milliyet, 28.09.2011.

[4] Safa Karahasan, “Akdeniz’de parsel krizi”, Milliyet, 28.09.2011.

[5] Mithat Yurdakul, “12. parsele doğru gidiyor”, 28.09.2011, http://dunya.milliyet.com.tr/akdeniz-de-parsel-krizi/dunya/dunyadetay/28.09.2011/1443838/default.htm

[6] Abdurrahman İtik, “Türkiye’nin arama yetkisi Ada’nın her yerinde geçerli”, Zaman, 25.09.2011.

 

[7] Markus Bernath, Gianluca Wallisch, “Gefährlicher Gasrausch vor Zypern”, 27.09.2011, http://derstandard.at/1317018641929/Streit-mit-der-Tuerkei-Gefaehrlicher-Gasrausch-vor-Zypern

[8] “Doğalgaz krizine KKTC'den yeni öneri”, 25.09.2011, http://www.cnnturk.com/2011/turkiye/09/25/dogalgaz.krizine.kktcden.yeni.oneri/630569.0/index.html

[9] Bu konuda Ankara’daki yabancı diplomatik misyon görevlileri bile endişelerini dile getirdiler.

 

 

http://www.turksam.org/tr/a2477.html

 
Göktürk TÜYSÜZOĞLU tarafından yazıldı.    Pazartesi, 19 Eylül 2011 06:21    PDF Yazdır e-Posta
ERDOĞAN’IN ORTADOĞU TURU

Devamını oku...

Türkiye’nin Ortadoğu Açılımı neticesinde elde ettiği toplumsal ve siyasal nüfuz, Arap Baharı’nın yönetim değişikliğine uğrattığı ülkeleri ziyaret eden Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a gösterilen ilgi ve muhabbet bağlamında gözler önüne serilmiştir. Türkiye’nin Ortadoğu halkları nezdinde elde ettiği toplumsal meşruiyet, bu ülkenin ortaya koyduğu bölgesel liderlik hedefinin Ortadoğu tabanlı olarak gerçekleşmek üzere olduğunu göstermektedir. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun kurguladığı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın başrolde yer aldığı dış politika stratejisi, içerdiği samimiyet ve sosyo-kültürel yakınlık unsurları ile birlikte ele alındığında oldukça başarılıdır. Bu dış politika stratejisinin en önemli unsurları, başta ABD ve AB olmak üzere, bölge ile ilgili aktörlerin politikalarına uyumlu bir şekilde oluşturulmuş olması, Türkiye’nin bölgesel liderlik odaklı çıkarlarını maksimize etmesine yardımcı olması ve Arap halklarının toplumsal hassasiyetlerine ve özlemlerine cevap veriyor oluşudur.

 

Türkiye’nin son dönemde izlediği dış politika stratejisi, bölgesel liderlik hedefine paralellik taşıyacak bir şekilde başta Ortadoğu olmak üzere, Balkanlar, Kafkaslar ve genel olarak Karadeniz Havzası’nda Türk etkinliğinin en üst perdeden dillendirilmesini sağlamayı amaçlamaktadır. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun “Stratejik Derinlik” adlı eserinde yıllar önce ortaya koymuş olduğu, komşu coğrafyalar üzerinde etkinlik kurulmasına odaklanmış dış politika anlayışı, Türkiye’nin bölgesel liderlik hedefine özellikle son 5 yılda ciddi bir ivme kazandırmıştır. Davutoğlu’nun ortaya koyduğu kavramsal çerçevenin pratiğe dökülebilmesi noktasında konjonktürel gelişmelerin ve bireysel çabaların da çok önemli bir rolü olmuştur. ABD’nin Ortadoğu’yu kendi dış politikası çerçevesinde değiştirme çabasının bir yansıması olarak giriştiği Irak Operasyonu’nun bu ülkeye milyarlarca dolara mal olması ve bu operasyon dolayısıyla, bu ülkenin Ortadoğu halkları nezdinde işgalci bir ülke olarak yaftalanması, ABD’nin bölgeye ilişkin yaklaşımının değişmesine ve bölge ile tarihsel, kültürel ve siyasal bağları olan Türkiye’nin yeniden ön plana çıkmasına neden olmuştur. ABD, Türkiye’nin komşularla sorunları en aza indirgemeyi ve bölge ülkeleriyle ekonomik, sosyal ve kültürel yakınlık kurmayı hedefleyen politikasına destek vererek, bölge ülkeleri nezdindeki etkinliğini Türkiye’nin yumuşak gücü üzerinden meşrulaştırmayı tercih etmiştir. Bu durum, Türkiye’nin Ortadoğu özelindeki siyasal etkinliğini arttırırken, ABD ile Türkiye arasında Ortadoğu tabanlı bir ittifakın doğmasına da yol açmıştır. Davutoğlu’nun kurguladığı dış politika, Türkiye’nin hem Ortadoğu ülkeleri hem de ABD nezdindeki önemini arttırmıştır. Türkiye’nin İsrail ile yaşadığı sorunlar bağlamında, ABD’nin Türkiye üzerinde baskı oluşturmaktan uzak durmasının en önemli nedenlerinden biri de, Türkiye’nin Arap Baharı kapsamındaki düzenleyici ve denetleyici rolünün ABD’nin de işine yarıyor olmasıdır. Arap Baharı’nı gerçekleştiren halkların, Türkiye’yi kendilerine model olarak almaları ve Türk hükümetini stratejik bir ortak olarak algılamaları, Ortadoğu’daki değişim bağlamında İran’ın etkinliğinden çekinen ABD’nin işine gelmektedir.

 

AB ise, Arap Baharı’na ABD’den daha farklı olarak yaklaşmaktadır. Ortak dış politika yürütebilmek konusunda çok ciddi sorunları olan bu aktörün Ortadoğu’ya olan yaklaşımı petrol/doğalgaz rezervleri, geniş pazar olanakları ve yatırımlar ekseninde cereyan etmektedir. Fransa ve İngiltere’nin, kendileri ile çok yakın siyasal ve ekonomik bağları olan Zeynel Abidin bin Ali’nin Tunus yönetiminden uzaklaştırılması safhasında gösterdikleri çaba ve özellikle Libya’ya gerçekleştirilen NATO Operasyonu çerçevesinde liderlik rolünü üzerlerine almaları, bu ülkelerin, AB çatısı altında hareket ederek Kuzey Afrika’daki ticari çıkarlarını ve enerji potansiyelini kontrolleri altına almaya çalıştıklarını göstermektedir. Fransa’nın Libya’ya askeri müdahalede bulunmak için bu ülkenin petrol rezervlerinin %35’ini istediğinin ortaya çıkması bu durumun açık bir kanıtıdır.

 

Rusya ise, Arap Baharı kapsamında Mısır, Tunus ve Libya’da gerçekleşen yönetim değişikliklerini kabul etmesine karşın bu hareketliliğin karşısında yer almaktadır. Zira Rusya’ya göre, Arap Baharı neticesinde kurgulanacak Ortadoğu Bölgesi, Türkiye ve ABD’nin etkinliğinin artacağı bir coğrafya niteliğine bürünecek ve özellikle Türkiye’nin bölgesel liderlik rolü daha da kuvvetlenecektir. Otoriter yönetim kalıplarının etkin olduğu ve demokrasinin henüz içselleştirilemediği Rusya’da, Arap halkının demokratik değişim hasletlerinin hiçbir karşılığı olmayacağı da ortadadır. Zira aynı tarz bir değişim isteğinin Rusya’ya sıçraması durumunda bu ülkenin yatıştırılması çok zor bir toplumsal devinim ile karşı karşıya kalacağı görülebilmektedir.

 

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Mısır, Tunus ve Libya ziyaretlerinde gördüğü ilgi ve destek, Türkiye’nin Ortadoğu halkları nezdinde bir lider olarak algılanmaya başlandığını göstermektedir. Türk Başbakanı, gittiği her yerde çok büyük bir coşku ve samimiyet ile karşılanmış ve hem halk tabanından, hem de siyasal önderlerden çok büyük destek görmüştür. Erdoğan’ın Arap toplumunun kültürel ve toplumsal kodlarına oldukça uygun olan tavırları, davranışları ve açıklamaları, Türkiye’nin yaptığı açılım ile birlikte düşünüldüğünde ülkemiz için oldukça müspet bir durumun ortaya çıkmasına katkıda bulunmaktadır. Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun kurguladığı dış politika anlayışının en önemli bileşenleri kültür, tarih, coğrafi yakınlık ve söylem olarak görülmelidir. Bu noktada Başbakan Erdoğan’ın kişisel etkinliği ve karizması, dış politika anlamında başarıyla kullanılmaktadır. Bunu anlayabilmek için Erdoğan’dan önce bölgeyi ziyaret eden Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy ve İngiltere Başbakanı David Cameron’un bölge halkları ve yönetimleri nezdinde yarattığı ilgi ile Erdoğan’ın Arap halkları ve yönetimleri üzerinde yarattığı ilgi ve yakınlığı kıyaslamak da yeterli olacaktır. Arap halkları ve yönetimleri, verdikleri destek için Fransız ve İngiliz liderlere teşekkür etmelerine karşın, Türk Başbakanına birleştirici bir unsur ve bölgenin doğal lideri gibi yaklaşmışlardır.

 

Başbakan Erdoğan’ın ziyaret kapsamında yaptığı açıklamalar, Arap halklarının değişim isteğine ciddi bir destek olarak algılanabilir. Demokrasi, halk iradesinin önemi ve değeri, çoğulcu siyasal anlayışın oluşumu ve toplumsal birliğin yapılandırılması gibi hususlara değinen demeçlerin yanı sıra, Türkiye’nin sömürgeci bir güç olmadığının altının çizilmesi, tarihsel ve siyasal gerçekliklerin Arap halklarının ve liderlerinin dikkatinin çekilmesi anlamında oldukça önemliydi. Erdoğan, bu noktada özellikle Fransa’nın Libya özelindeki girişimlerine vurgu yapmaya çalışmış ve bu ülkenin Libyalı muhaliflere destek verebilmek için Libya petrolünün %35’inin kontrolünü istemesinin altı kalın çizgilerle çizilmiştir. Türk Başbakanı, ziyaret kapsamında Suriye’deki olaylara ve Esad yönetiminin demokratik ve çoğulcu bir siyasal yaşamın kurgulanabilmesi noktasında gösterdiği reform karşıtlığına da değinerek, halkına zulmeden Suriye Yönetimi’nin de önünde sonunda değişmeye mecbur kalacağını kaydetmiştir. Suriye’ye yönlendirilen açıklamalar, Türkiye ile Suriye Yönetimi arasındaki siyasal bağların koptuğunu da göstermektedir. Beşşar Esad reform isteksizliğini sürdürdüğü takdirde bölgedeki tek müttefikinin İran olacağı böylece ortaya çıkmıştır.

 

Türk Başbakanı’nın Mısır ziyareti kapsamında Gazze’ye gitmekten vazgeçmesi, Mısır ile İsrail arasında artan tansiyonun daha da yükselmesine engel olma anlayışı ve Mısır’daki geçiş yönetiminin halk nezdindeki itibarını daha da azaltmama sorumluluğu gösterilmesi ile alakalıdır. Buna karşın, Arap Baharı turu kapsamında yapılan açıklamalar, Türkiye’nin Filistin’in bağımsızlık ilanına her türlü desteği vereceğini de göstermektedir.

 

Türkiye’nin izlediği dış politika, bölgesel liderlik rolüne ve gerçekliğine uygun olarak seyretmektedir. Arap dünyasının toplumsal dinamiklerine yabancılaşmaktansa, bu dinamiğin işleyişine etki etmeyi amaçlayan Türkiye, bu konuda oldukça başarılı olarak addedilebilir. Başbakan Erdoğan’ın yaptığı açıklamalar, Türkiye’nin Arap Baharı adı ile nitelenen demokratik değişim hareketini desteklemeye devam edeceğini de kanıtlamaktadır.

 

Göktürk Tüysüzoğlu,

Son Güncelleme ( Pazartesi, 03 Ekim 2011 04:58 )
 
Doç. Dr. Celalettin YAVUZ tarafından yazıldı.    Perşembe, 08 Eylül 2011 13:15    PDF Yazdır e-Posta
Türkiye’nin ‘Gülücük Dağıtarak’ Dış Politikasının Orta Doğu’da Dibe Vurması

Devamını oku...

1990’lı yıllarda İsrail’de “ılımlı” gibi görünen, ancak son yıllarda İsrail’deki hükümetlere paralel olarak oldukça “radikal” bir çizgiye ulaşan İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres, Türkiye-İsrail ilişkileri gerilmeye başladığında “Türkiye, etrafa gülücükler dağıtarak dış politika yaptığını zannediyor!” demişti. Peres’i sevmemiz için hiçbir haklı gerekçemiz yoktur. Ama geçen süre içerisinde bu sözünün doğru olduğunu söyleyememek de mümkün değildir.

 

Üstelik Peres’in diplomatik lisanla “gülücük dağıtarak” diye kast ettiği kişinin aslında gülmekten çok “sırıttığı” izlenimi veren bir bakanın, bu sırıtkanlığının son zamanlarda somurtkanlığa dönüştüğünün görülmesi üzerine, Peres’in bu sözüne hak vermemek mümkün değildir!

 

Peres’i Haklı Çıkaran Dış Politika Yanlışları

 

Aslında bu “sırıtarak” dış politikayı “Komşularla sıfır sorun” adıyla pazarlamaya çalıştılar. Üstelik tüm tarih ve uluslararası ilişkiler metinlerin, uzmanlarını bir tarafa atıp,”Bizden önce tüm etrafımız düşmanla çevrilecek hale getirilmiş!” dediler. Ve güya kendileri tüm komşularımızla ilişkilerimizi düzeltmişler!

 

Bu düzeltilen ilişkiler içerisinde de en büyük övünç kaynağı, “Stratejik Ortak” Suriye ile geliştirildiğini ileri sürdükleri ilişkilerdi. Bir an için Kasım 1998’de Adana Mutabakatı ile iki ülke ilişkilerinin düzelmeye başlandığını hatırlamadılar diye düşündük. Hafız Esad 2000’de öldüğünde cenaze törenine dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’le en üst düzeyde katıldığımızı da kamuoyu unutmuştur diye düşündüler zannettik. AKP hükümeti ile arasının pekiyi olmadığı iyi bilinen aynı Cumhurbaşkanı Sezer’in, Suriye politikası konusunda, hükümetle uyum içerisinde bulunduğunu ve ABD’ye rağmen 2004’te Suriye’ye resmi ziyaret düzenlediğini de bizim gibi dış politikayı yakından izleyen az sayıdaki “Kelaynak kuşları” bildiğinden, bu sözün yutturması pek de zor olmadı.

 

AKP hükümetlerinin Suriye ile ilişkilerin geliştirilmesindeki hakkını yememek için, 2004 ve 2007’de ikili ticaret alanında yapılanları, vizelerin karşılıklı kaldırılmasını takdirle karşıladığımızı özellikle belirtmekte yarar görülmektedir.

 

Buna karşılık iki ülke kabinelerinin ortak toplantılarını oldukça abartılı ve zamansız bulmuştuk. Keza “yandaş” medyanın daha 2010 yılı sonbaharında “AB’ye rakip Orta Doğu Dörtlüsü doğuyor!” şeklindeki manşetleri de “Acemi basın faaliyeti” gibi algılayıp gülümsemiştik. Türkiye; anılan bu kuruluşla Suriye-Ürdün ve Lübnan’la birlikte bir ekonomik ortaklığa giden yola girecekti. Bunu Osmanlı’nın ruhunun dirilmesi gibi göstermek isteyenler de vardı. Sosyoloji, Hukuk ve Uluslararası İlişkiler gibi bilim dallarından habersiz bu “uzmanlar” için, “Türkiye dışında demokratikleşmesi gerçekleşmemiş” bu ülkelerle AB benzeri bir kuruluşun sakıncalarına değinmiştik. Kapalı rejimlerle bu tür bir ortaklık, her zaman için bozulabilirdi. Bir kere tüm ülkelerin Uluslararası Tahkim’e “Evet” demiş olması gerekirken, henüz gerçekleşmemişti.

 

Nitekim daha ilk hafif rüzgârda “Orta Doğu Dörtlüsü” konuşulmaz oldu. Önce 2010SonbaharındaLübnan’daSait Hariri’nin hükümetten çekilmesi ve hükümet bunalımı ortaya çıkmasıyla görüşmeler kesildi. Ardından yeni yılın başından itibaren “Arap Baharı”nın olumsuz etkileri Ürdün’de hissedilince iyice unutuldu. Hele de Mart 2011 başlarından itibaren

Suriye’de Baas ve Esad yönetimi karşıtı direnişler artınca, Türk basınında “Orta Doğu Dörtlüsü” sempatizanı uzmanlar bu konuyu tamamen gündemden çıkardılar. Üstelik AKP hükümetinin “Komşularla Sıfır Sorun” politikası, bu konuda en güvenilir ve ”örnek komşu” Suriye ile ilişkileri bozmaya başladıkça…

 

Peres’in “Gülerek dış politika yaptığını zannediyor!” diye işaret ettiği bakanımız döneminde belikli ilişkilerin bozulduğu son ülke Suriye olmayacak. Zaten daha önce, yani Kasım 2002’den önce “Stratejik Ortak” diye bilinen iki ülke de uzaklaştırıldı. Önce ABD, sonra İsrail.

 

ABD’nin uzaklaştırılmasında bu ülkenin Irak’a müdahalesinin ve sonraki gelişmelerin büyük etkisi var. Ama aynı ülkeye Irak’a Türkiye üzerinden müdahale ve diğer destekler için, 2002 yaz aylarında kırmızı halılarla karşılandığı Beyaz Saray’da ”müstakbel Başbakanın” ABD Başkanı George W. Bush’la neler konuştuğu hala bilinmiyor. Üstelik aynı yılları kapsayan Wikileaks belgeleri yayınlanmış olmasına rağmen…

 

Bu arada Kıbrıs politikasındaki yanlışlığı, AB ilişkilerindeki tıkanıklığı, Türk devletleri 1990’lıyıllarda yaşanan canlılığın durgunluğa ulaşması yanlışlığına sadece başlık olarak değiniyoruz. Suriye ise ayrı bir başlık olduğu için dokunmuyoruz bile!

 

“Stratejik Otak” İsrali’i “Düşmanlaştırma”ya Vardıran Gelişmeler

 

İsrail’le ise neredeyse tüm köprüler atıldı. 1996’da,Yunanistan-GKRY-Suriye-İran-Ermenistan Ortak Savunma Stratejisi’ne karşı oluşturulan “stratejik ortaklık” ve Askeri Eğitim İşbirliği Anlaşması bir kenara atıldı.

 

Bu gelişmelerde İsrail’in Aralık 2008 sonlarında başlatıp 22 gün sürdürdüğü Gazze Şeridi’ndeki askeri harekâtının ve gittikçe radikalleşen yönetiminin büyük bir payı olduğu gerçektir. Ancak bir diğer gerçek de, Türkiye’de “İsrail karşıtlığı”nın kamuoyu nezdinde puan yükselttiği gerçeğidir. Bundan sonradır ki “One minute” politikası devreye girdi. İçerde ve Arap toplumlarında da iyi prim yaptı…

 

Türkiye-İsrail ilişkileri ise iyice koptu. Her şeye rağmen PKK terör örgütü konusunda en iyi istihbarata sahip İsrail gizli istihbarat teşkilatı MOSSAD’tan istihbarat akışı durdu. ABD’deki Yahudi lobisi, ABD Kongresi’nde evvelce Türkiye lehindeki tutumunu değiştirdi. Bu değişiklik aslında Türk-Amerikan ilişkilerini de olumsuz etkiledi. Bu arada hükümetin yalanlamadığı bir gelişmeyi de 2010 ortalarında ABD ve İsrail medyasından öğrendik. Buna göre Kırmızı Kitap’ta (Milli Güvenlik Siyaset Belgesi) tek bir “düşman” yer almış, o da İsrail’miş!

 

Mavi Marmara olayı, İsrail’in pervasızca gerçekleştirdiği tam bir devlet terörüdür. Ancak, olay adeta “Perşembenin gelişi çarşambadan belli olur!” denircesine, “Geliyorum!” demişti. Türkiye, yani Dışişleri bakanlığı bu olayı önleyebilecek iken, “İHH bir sivil toplum örgütüdür, karışamayız!” diyerek, kulağının üstüne yatmayı uygun görmüştü.

 

Ama istenseydi pek ala 9 kişinin ölümü önlenebilirdi. Fakat bu olaydan sonra Türkiye’nin İsrail karşıtı politikası kamuoyunda” prim” yaptı. Hele de Türkiye’de hükümetin ileri gelenleri ekranlara çıkıp “İsrail’e bunun hesabını soracağız!” dedikçe, hükümet yanlısı medya “İşte Türk dış politikası böyle olur!” diyordu. Hesabı sorduk da. Ama hesap vermediler. Üstelik BM’den de “hesabımıza uymayan” bir rapor çıktı!

 

Ya bizim, yani Marmara gemisinin gönderilmesinin önlenmesi gerekirken, neden gönderildiğini, 9 kişinin ölümünde İsrail gibi hesap vermesi gereken bir diğer merciin de AKP hükümeti olduğunu ileri sürenlerin beklediği cevap ne oldu? Bunun takipçisi olmayı sürdüreceğiz. Çünkü etrafa sırıtarak bakanların bu yanlışın hesabını sırıtmadan ve açıkça vermesi gerektiğine inanıyoruz!

 

Dışişleri Bakanlığı’nın son açıklamalarına göre İsrail’e, Mavi Marmara sebebiyle özür dilemez iseler, ”kendilerinin de bildiği” yaptırım uygulanacakmış. Kim kimi kandırıyor anlaşılır gibi değil! İsrail-Türkiye ilişkilerinin sert bir kırılma yaşadığı Ocak 2009 sonlarındaki ”One minute” olayından sonra iki ülke ticari ilişkileri azalmamış aksine artış kaydetmiş. Üstelik Türk tarafı aleyhine gelişen ve dış ticaret açığını artıran bir gelişme yaşanmış. Yahudiler ise artık Türk sahillerinde tatil geçirip döviz harcamayı terk etmişler…

 

İsrail’e olası bir Türk yaptırımının Türkiye lehinde önemli bir etkisi olacağı beklenmemektedir. Hele de Arap Baharı ile bölgedeki Arap ülkeleri tarumar olup, “Kanka Beşşar Esad”ın Suriyesi ile de “sıfır sorundan sorunlar yumağına” ulaştıktan sonra…

 

Sonuç

 

Ne yazık ki dış politikadaki yanlışlıklar komedyası devam etmektedir. Bunun en bariz sonuçlarından biri 1 Eylül 2011tarihli BM raporudur. İsrail, Türkiye’nin tüm ”ağırlığına” rağmen, “özür dileme”den muaf tutulmuştur. Bunun üzerine “öfkeyle kalkan” Türk Dış Politikası İsrail’e yaptırım kararı almıştır.

 

İsrail’e Orta Doğu ülkelerinden olası baskının artması, otomatik olarak ABD ve Avrupa’nın dikkatini bölgeye çeker. Bu ülkelerin kamuoyu ve basın baskısı ile de İsrail korunurken, İsrail’e baskı uygulayan ülkeler hedef haline gelebilir.

 

Dış politikayı söylem ve sloganlarla değil, küresel dünya gerçekleri ve “Uluslararası İlişkiler” biliminin gerçekleri ışığında Türkiye merkezli uygulamak esastır. “Sıfır sorun” yerine çok sorunlu bir dış politika” havasındaki “yeni” politikanın da Türkiye’nin yararına değil, zararı olacağı açıktır. Öfke ve sloganla değil, akıl-mantık ve sağduyunun hâkim olduğu bir dış politikanın gerçekleşeceği ümidiyle…

 

 

http://www.turksam.org/tr/a2460.html

 

 
  • «
  •  Başlangıç 
  •  Önceki 
  •  1 
  •  2 
  •  3 
  •  4 
  •  5 
  •  6 
  •  7 
  •  8 
  •  9 
  •  10 
  •  Sonraki 
  •  Son 
  • »


Sayfa 1 / 12
Azerbaycan'ın İlk Sosyal Ağ Sitesi Burak BİLİCİ | Bilgisayar Mühendisi Türkiye'nin en özgür analiz merkezi. Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here

Your are currently browsing this site with Internet Explorer 6 (IE6).

Your current web browser must be updated to version 7 of Internet Explorer (IE7) to take advantage of all of template's capabilities.

Why should I upgrade to Internet Explorer 7? Microsoft has redesigned Internet Explorer from the ground up, with better security, new capabilities, and a whole new interface. Many changes resulted from the feedback of millions of users who tested prerelease versions of the new browser. The most compelling reason to upgrade is the improved security. The Internet of today is not the Internet of five years ago. There are dangers that simply didn't exist back in 2001, when Internet Explorer 6 was released to the world. Internet Explorer 7 makes surfing the web fundamentally safer by offering greater protection against viruses, spyware, and other online risks.

Get free downloads for Internet Explorer 7, including recommended updates as they become available. To download Internet Explorer 7 in the language of your choice, please visit the Internet Explorer 7 worldwide page.