Orta Doğu
Ozan ÖRMECİ tarafından yazıldı.    Cumartesi, 18 Şubat 2012 09:29    PDF Yazdır e-Posta
Arap Baharı: Pandora’nın Kutusu Açılıyor

Devamını oku...Arap Baharı 2011 yılı içerisinde Tunus, Mısır ve Libya’da (iç savaş sonrasında) iktidar değişikliklerine neden olmuş, şimdilerde de Suriye’de ülkeyi ciddi bir iç savaşın ve olası rejim değişikliğinin eşiğine getirmiştir.

 
Selim Savaş GENÇ tarafından yazıldı.    Pazar, 20 Kasım 2011 11:39    PDF Yazdır e-Posta
Ortadoğu; İran ve İsrail’in gölgesine mahkûm mu?

Devamını oku...

Ortadoğu toplumları, canları pahasına değişimden yana tavır alırken; bölgede vuku bulan değişimi takip etmeye çalışan hemen herkesin kafasında birçok soru işareti oluştu: ‘Arap Uyanışı’, gerçekten de halkın kendi iradesini ortaya koyma ve diktatörlükleri devirme süreci midir?

Arap toplumları, demokrasi imtihanından başarıyla çıkabilirler mi? Demokrasi ile tanışan Ortadoğu toplumları, Batı için endişe verici yapılara dönüşebilir mi? Ortadoğu’nun özgürleşmesini kim destekler, kimler bu sürece karşı durur? Bu ve benzeri sorular çerçevesinde bölgedeki değişimi okumaya çalışan kitlelerin kafası her geçen gün biraz daha karışıyor.

‘Arap Uyanışı’, öncelikle bölge rejimleri ve toplumları için büyük bir imtihan olsa da özgürleşmek isteyen insanlara destek veren ya da onları görmezden gelen Batılılar da paralel bir imtihan ve samimiyet testinden geçiyor. Demokratik ve evrensel değerler üzerinden siyaset yapıp diğer tüm etkenleri ikinci plana bırakması gereken ve yıllarca Ortadoğu’nun geri kalmışlığından şikâyet eden gelişmiş ülkeler, ortaya koydukları ikircikli tavırlarla her geçen gün inandırıcılıklarını yitiriyor. Petrol ve doğalgaz rezervleri olan Libya’ya telaşe içinde müdahale eden güçlerin Suriye’ye yönelik takındıkları isteksiz tavır ‘Arap Uyanışı’nın en önemli kırılma noktasıdır.

Küresel güçleri içine düştükleri çelişik tabloda yalnız bırakmayan Ortadoğu’nun vazgeçilmez ikililerinden İran ve İsrail de zor günlerin eşiğinde. Her ikisi de Suriye sorununda Esed rejiminin devamı için farklı mekânlarda dualar ederken; biri açıktan, diğeri ise dolaylı olarak Şam rejimine destek veriyor. Muhtaç oldukları Ortadoğu düzeni ve çatışma ortamının sonlanması ihtimali her iki ülkeyi de tedirgin ediyor. İsrail, bir yandan ateşkes ilan eden Hamas’a rağmen Gazze üzerine harekât planları yaparken; diğer yandan İran’ın nükleer programını bahane ederek Tahran’a saldıracağı söylentilerini yayıyor. Ben kendimi bildim bileli İsrail, İran’a saldırmak üzeredir ve İran da ülkesine saldırılması hâlinde en sert şekilde yanıt vereceği tehdidini savurup durur. Artık ağızlara sakız olan bu bahane ile ‘Batı ittifakı’ ya da tek başına İsrail, İran’a yönelik bir saldırı gerçekleştirme riskini göze alabilir mi? Bu sorunun cevabını, karşımızda bulunan yalnız, güvensiz, endişeli ve bir o kadar da tutarsız Tel Aviv yüzünden bilemiyoruz. Lakin bu tür bir girişimin ‘Arap Uyanışı’nın çok daha radikal ve demokrasiden uzak aktörlerin elinde şekillenmesine vesile olacağını tahmin etmek güç değil. Yılardır Ortadoğu’nun tek demokratik ülkesi olma payesi ile kendi politikalarını ‘tek gerçek’ olarak pazarlayan Tel Aviv köşeye sıkışmaya başladı. ‘Arap Uyanışı’nın başarılı olması hâlinde bu önemli kozun ellerinin arasından kayıp gideceğini bilen İsrail, yol yakınken süreci sekteye uğratma telaşesinde.

İranlı yöneticiler ise daha ilk günlerden itibaren ‘Arap Uyanışı’ndan hoşnut olmadıklarını ve ağızlarının tadının kaçtığını direkt ve dolaylı ifadelerle belli ettiler. Değişen Ortadoğu eksenini kendi istediği yörüngeye oturtamayacağını gören İran, İsrail kartını kullanarak ‘Arap Uyanışı’nı gölgede bırakacak ve halkların direnişini haber olma niteliğinden çıkaracak girişimlerde bulunabilir. İran ve İsrail’in başrollerini paylaşacağı yeni ve sıcak bir Ortadoğu çatışması, gündemi tamamen değiştirebilir. İran rejimi için, hiçbir zaman kullanmayacağı nükleer silahlardan ziyade, rejimin bekası için sıcak çatışmalara girmek, hatta bu uğurda nükleer programından olmak tercih edilesi bir seçenektir. Değişen Ortadoğu’da uzak geleceğe yatırım yapan ve Arap toplumlarının gönlünü kazanmayı başaran Türkiye’nin gölgesinde kalan Tahran, siyonizmle mücadele kartını sahaya sürerek suyun akışını değiştirmeyi deneyecektir.

Ortadoğu üzerinde herkesin farklı bir hesabı var ve maalesef bu hesapların hiçbirinde ‘Ortadoğulular için huzur’ tercihini ilk sıraya yazan güçlü bir aktör yok. Farklı krizlerle Tel Aviv kapısını kapatan Türkiye, kısa süre önce Şam rejimine karşı aldığı net tavırla Beşşar Esed ile ipleri koparmıştı. Arap toplumlarının sağlıklı zeminde demokratikleşmesinden hoşnut olmayan ‘müttefiklerin’ tercihleri neticesinde Ankara yeni yol ayrımları ile burun buruna gelebilir. Hâlâ vakit varken nasıl bir Ortadoğu hayal ettiğimizi ve bunun için hangi bedelleri ödeyebileceğimizi hesap etmemiz gerekiyor.

S.Savaş Genç,

 

AKSİYON

 
Sertaç Canalp Korkmaz tarafından yazıldı.    Pazartesi, 14 Kasım 2011 20:19    PDF Yazdır e-Posta
Garp'a Katolik Nikâhı, Şark'a İmam Nikâhı

Devamını oku...

Suriye meselesi başladığı ilk günden bu yana Türk Dış Politikasında önemli bir gündem işgal etmektedir. Bir zamanlar kanlı-bıçaklı olduğumuz Suriye ile ilişkilerin 2000’li yılların başından itibaren düzelmesiyle birlikte Suriye, dönüşen Türk Dış Politikasının da en önemli etkinlik sahalarından birisi haline gelmiştir. 2002 yılında AK Parti’nin iktidara gelişiyle birlikte, dış politikada önemle üzerinde durduğu “ Komşularla Sıfır Sorun – Maksimum İlişki” perspektifinde hareket etmesi neticesiyle, artan karşılıklı ziyaretler ve görüşmeler iki ülke arasında tam bir bahar havası yaratmıştı. 2009 yılının Eylül ayına gelindiğinde ise yapılan görüşmeler sonucunda varılan mutabakat çerçevesinde her iki ülke vatandaşlarına kolaylık sağlamak amacıyla karşılıklı olarak vizeler kaldırılmıştır. Peki, geçtiğimiz Mart ayından bu yana Suriye’de devam eden çatışmalar ve Suriye hükümetinin tutumu ile bozulan ilişkilerimiz nasıl bu hale geldi? Geçtiğimiz yıla kadar, Esad’ı adeta kardeş ülkenin kardeş lideri olarak görüyorken şimdi iki ülke arasında soğuk rüzgârlar esmektedir. Yine birkaç gün önce yaşanan, diplomatik temsilciliğimize yönelik çirkin saldırılar ise iki ülke arasındaki tansiyonu biraz daha arttırmış ve Türk Dışişleri bu çirkin saldırı karşısında sert bir tavır takınmıştır.

AK Parti hükümeti, gerek ulusal gerek uluslararası arenada yola çıkarken adalet, insan hakları, eşitlik gibi kavramlar üzerine endeksli yeni bir Türkiye söylemi ile hareket etmişti. Ve bu etkisi, gerek bölge içinde gerekse küresel arenada oldukça olumlu bir şekilde karşılanmıştı. Böyle bir söylemle yola çıkan partinin, herhangi bir ülke içinde meydana gelen demokratik halk hareketinde iktidardan yana tavır alması asla söz konusu olamaz. Suriye’de veya Orta Doğu’nun herhangi bir bölgesinde meydana gelen bu tür demokratik isyanlar sırasında - ister yerel taleplerden ötürü doğsun isterse Batılı ülkelerin desteğiyle doğsun, sebebi her ne olursa olsun - Türkiye bu olaylarda halklardan yana ve hepsinden öncelikli olarak kendi ulusal çıkarları neticesinde hareket etmek zorundadır. Peki, Suriye’deki iç karışıklık günden güne artmaya devam ediyorken, İran bölgedeki etkisini Suriye’deki durumu fırsat bilerek artırırken, Türkiye bu duruma karşı ne cevap verecektir? Çünkü Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana ve özellikle 1950’lili yılların başında NATO’ya üye olmamızla birlikte Türkiye, Garp ile Katolik nikâhı kıymış bulunmaktadır. O günden bu yana, ulusal çıkarlarımız bazı yönlerden Batı’nın çıkarları doğrultusunda şekil almış ve planlar bu doğrultuda çizilmiştir. Ve artık bizim bu masadan, “bu iş yürümüyor, yollarımızı ayıralım” gibi söylemlerde bulunarak kalkmamız her türlü imkânsızdır. Batı’nın Suriye’ye müdahale etme isteği yıllardır gündemde olan bir olaydır. Batılı devletler, Suriye’de olanlara karşı seyirci kalamayacaklarını ifade ederken, onlara yeni bir destek ise Suriye’ye karşı yaptırım kararı uygulamak isteyen Arap Birliği’nden gelmiş bulunmaktadır. Olası Batı müdahalesinde Türkiye bunun neresinde yer alacaktır ya da Batılılardan önce davranıp Türkiye müdahale de bulunabilir mi? Eğer, Türkiye Suriye’ye karşı “insan hakları ihlallerini ve gelecekteki bölgesel çıkarlarını göz önüne alarak bir insani müdahalede bulunacak olursa hiç şüphesiz İran’ın, Rusya’nın ve Çin’in büyük tepkisini çekecektir ve bu da Müslüman halklar arasında büyük sorunlara yol açacaktır. Hatta bu durumu bir üst seviyeye taşırsak, olay Mezhep Çatışması’na gidebilecek kadar ciddi bir boyut taşımaktadır. Yapılacak böylesine kritik bir müdahale bölgeyi adeta cehenneme çevirebilir. Diğer bir açıdan ise, halkının ve Orta Doğu bölgesinin de dini kimliğini ön plana koyduğumuzda Müslüman bir coğrafyada bulunan Türkiye, Suriye’ye karşı yapacağı bir müdahale ile “İmam Nikâhı” kıymış olduğu Şark’ı aldatmış sayılmayacak mıdır? Şark’ın içerisinde yer alan geleneklerde/törelerde bu tür davranışlar asla kabul edilebilir bir durum olarak karşılanmamaktadır.

Dış politika ve ulusal çıkarlar ekseninde iç politikaya yöneldiğimizde ise, Suriye ve bölge üzerinde etkisini artıran İran’ın hareketleri ulusal çıkarlarımıza zamanla zarar vereceğinden ve İran coğrafyasıyla da tarihin derinliklerinden bu yana olan ilişkilerimiz çerçevesinde İran’ı ve İran halkını iyi bir şekilde tanıyor olmamız, hangi tür kirli oyunları çevirebileceklerini, ne tür “Şark Kurnazlığında” bulunabileceklerini tahmin etmemize imkân tanımaktadır. Esad yönetimi başta kaldığı sürece, Türkiye’ye karşı PKK kartını ön-plana sürmeyi düşündüğü müddetçe, Türk halkının da ulusal çıkarlar söz konusu olduğunda “Milliyetçi” bir şekilde hareket etmesi, “ölmek var dönmek yok” anlayışına sahip olması er ya da geç Suriye’ye müdahalede bulunmayı geçerli hale getirecektir.

Müdahalenin askeri boyutu, kapasiteleri, kaynak kullanımı ve uluslararası arenada meşru bir hale getirilmesini bir kenara koyacak olursak, bin yıldır bu topraklar üzerinde oluşumuz ve garp ile şark’ı birbirine bağlamamız, her ikisiyle de olan çıkarlarımız, Türkiye’nin durumunu gittikçe daha da zor hale getirmektedir. İki arada bir derede kalan Türkiye ise sonuçlar her ne olursa olsun zarar göreceğini de hesaba katarak artık keskin bir yol ayrımına geldiğinin farkında olmalıdır. Çünkü Suriye’ye karşı olası bir müdahale, İsrail’in İran’a karşı ya da Garp’ın güçlü ittifakı olan NATO’nun Şark’ın hayati öneme sahip ülkesi olan İran’a müdahale etmesini beraberinde getirebilir. Böyle bir durumun ortaya çıkmasında ise, BM’deki tavırları ile siyam ikizi görüntüsü veren Rusya ve Çin, başta Türkiye olmak üzere, Batılı ittifaka karşı sert bir şekilde cevap verecektir. İşte böyle bir durumun ortaya çıkması Türkiye’yi Katolik nikâhı kıydığı Garp ile sürdüreceği mutsuz birlikteliğine devam etmesini sağlayacakken, İmam nikâhı kıydığı Şark ve özellikle İran ile olan ilişkilerin kopmasını beraberinde getirecek, Müslüman halklar nezdinde ve özellikle Şii coğrafyasında, Türkiye’ye ve Sünnilere karşı oldukça güçlü bir nefretin ön-plana çıkmasına sebep olacaktır. Eğer ki, ortaya çıkan kin ve nefret, şiddet ile birleşirse Müslüman halkların arasına şark töreleri gereği kan davası girecektir, mezhepler çatışması kaçınılmaz olarak ortaya çıkacaktır.

Sonuç olarak içinden geçtiğimiz sıkıntılı günlerde Türkiye yine bir karar verme durumundadır. Tercihi kimden yana olursa olsun, Türkiye vereceği karar ile bir tarafla olan ilişkilerini neredeyse “sıfır” düzeyine indirmek zorunda kalabilir. Bu yüzden atılacak adım, kısa vadeli olarak değil, uzun vadeli çıkarlar gözetilerek atılmalıdır.

 

Sertaç Canalp Korkmaz

Global Politikalar Araştırma Merkezi

Yön. Krl. Bşk.

 

 

Son Güncelleme ( Pazartesi, 14 Kasım 2011 20:38 )
 
Veysel Ayhan tarafından yazıldı.    Cuma, 16 Eylül 2011 13:23    PDF Yazdır e-Posta
Libya’da Erdoğan-Sarkozy Rekabeti - 1

Devamını oku...

Başbakan Erdoğan’ın Mısır’ın ardından Tunus ve Libya ziyaretleri Kuzey Afrika’yı yeni etki alanı olarak tanımlayan Fransa’yı ciddi şekilde tedirgin ettiği anlaşılmaktadır. Başbakan Erdoğan’ın Libya ziyaretinden önce harekete geçen Sarkozy, yanına İngiltere Başbakanı David Cameron’u da alarak Libya’ya sürpriz bir ziyaret düzenleme kararı almıştır. Her ne kadar Sarkozy’nin Libya ziyareti sürekli gündemde olmasına rağmen ziyaretin Başbakan Erdoğan’ın Mısır’dan Tunus’a hareket ettiği bir anda açıklanması dikkat çekicidir. Sarkozy, Libya ziyaretiyle uluslararası topluma yeni yapılandırma süreci içerisinde olan Libya’da Fransa’nın daha önemli bir konuma sahip olduğunu göstermek ve Trablus’u Kaddafi sonrası dönemde ziyaret eden ilk lider olma ünvanını eline almak istemektedir. Ayrıca 19 Mart 2011 saldırısını başlatan ilk ülkelerden biri olan Fransa ve Sarkozy yönetimi, Libya halkı ve yeni yönetimi üzerinde elde etmiş olduğu etki ve prestiji Başbakan Erdoğan’a kaptırmak istememektedir.

 

Fransa ve İngiltere’nin Ön Alma Çabası

 

Libya’da ilk Kaddafi karşıtı gösteriler gündeme geldiğinde Fransa doğrudan muhaliflerin yanında yer alırken, Türkiye sorunu algılamakta duraklamış ve Mısır lideri Mübarek’e karşı göstermiş olduğu tepkiyi gösterememişti. Söz konusu politikanın ilk başlarda Libya’da bulunan binlerce vatandaşın kurtarılması için uygulandığı düşünülürken, ilerleyen günlerde de Türkiye’nin Libya politikasında radikal bir değişiklik gündeme gelmemişti. İngiltere ve Fransa’da NATO’nun olası müdahalesi tartışmaya açılırken ve devrik Libya lideri Kaddafi muhalifler üzerinde askeri baskılarını artırırken Türkiye’nin politikalarında yaşanan belirsizlik, Libya muhalefetini olumsuz etkilemişti. Ardından Nisan başında Libyalı muhaliflerin silahlandırılması gündeme gelince Türkiye “muhaliflerin silahlandırılmasına karşı olduğunu" açıklamış ve bu durum Bingazi’de yeni bir öfkeye yol açmıştı. 5 Nisan günü gösterilen başından itibaren Türkiye’nin politikalarından rahatsız olan bazı muhalif hareketler Bingazi’deki Konsolosluğu karşı bir saldırı eylemi gerçekleştirmiş ve olaylar hem Türkiye’de hem de uluslar arası toplumda önemli bir yankı bulmuştu [1]

 

Sarkozy yönetimi Libya muhalafeti ilk tanıyan ülkelerin başında gelmenin ötesinde özellikle Türkiye’yi sürecin dışında tutmak için yoğun bir çaba harcamıştır. 19 Mart saldırılarından önce Paris’te düzenlenen toplantıya Türkiye’yi davet etmeyen Fransa yönetimi, Kaddafi güçlerinin Bingazi sınırlarına dayandığı 19 Martta diğer ülkelerden daha hızlı davranarak muhaliflere askeri başarıyı getiren saldırıları başlatmıştı. Trablus’un düşmesinin ardından da 1 Eylül’de Paris’te geniş katılımlı bir konferansa liderlik yaparak Libya sorununun çözümünde Fransa’nın öncü rolünü bir kez daha uluslararası topluma göstermiş oldu. Bu bağlamda Mısır veya Tunus’tan farklı olarak Fransa’nın Libya sorununun muhaliflerin lehine çözümünde önemli bir rol oynadığı hem Libya muhalefeti hem de uluslar arası toplum tarafından teyid edildiği görülmektedir. Nitekim Başbakan Erdoğan’ın Mısır, Tunus ve Libya ziyaretlerinin gündeme gelmesi ve özellikle de Mısır’da Erdoğan’un yoğun bir ilgiyle karşılanması Sarkozy yönetiminin tedirgin etmiş ve Erdoğan’ın Tunus’a hareketi öncesi alınan ani bir kararlar Fransa, yanına İngiltere’yi de alarak Trablus ve Bingazi’ye resmi bir ziyaret düzenleme kararı almıştır. Hüç kuşkusuz Sarkozy’nin sürpriz ziyareti Türkiye’nindeğişim sürecinde olan Kuzey Afrika’daki etkisini sınırlandırmak ve Fransa’nın rolünü bir kez daha ortaya koyma amacından bağımsız değerlendirilemez. Ayrıca Libya’daki süreç dikkate alındığında halı hazırda Fransa’nın birkaç adım önde olduğu da görülmektedir. Ancak Libya’daki yeni yapılandırma sürecinin tamamlanmadığı dikkate alındığında Fransa ve Türkiye’nin Libya üzerindeki rekabetinin hangi ülke lehine sonuçlanacağını şimdiden kestirmenin güç olduğu da görülmektedir.

 

Fransa ve Türkiye’nin Libya Ziyaretleri ve Verilen Mesajlar

 

Sarkozy’nin Libya çıkartması sırasında verdiği en önemli mesaj Fransa yönetimim Libya muhalefetinin özgürlük mücadelesinin yanında yer aldığıdır. Sarkozy tarafından Trablus’ta yapılan ilk açıklamalarda "Fransa, İngiliz dostlarıyla el ele çalışmış olmaktan ne kadar gurur duyduğunu ifade etmek isterim” olmuştu. Fransa ve İngiltere ikilisi hem hem Trablus hem de Bingazi’de dönemin muhalif hareketine verdikleri siyasi, askeri ve diplomatik desteği öne çıkartmaları ve yeni yapılandırma sürecinde her türlü desteği vermeye hazır olduklarını açıklamaları beklenen bir gelişmeydi. Fransa’nın Libya ziyaretiyle öne çıkarttığı en önemli argüman ise Paris’in muhalif liderlere sunduğu destek olmaktadır. Ziyaret öncesi bazı gazetecilerin Fransa Ekonomi Bakanı Francois Baroin’a Sarkozy’nin savaş sonrası ganimetleri toplamak istediğine dair bir rapor hakkındaki sorusuna yönelik olarak Baroin’in böyle bir konunun gündemlerinde olmadığını ifade etmiştir. Nitekim ziyaretin doğrudan ekonomik beklentileri gerçekleştirmek yerine, Fransa ve İngiltere’nin Libya’daki rolünü göstermek amacıyla gerçekleştirildiği düşünülmektedir. Ancak zamanlama olarak Erdoğan’ın bir gün önce gerçekleştirilmesinin özel bir anlama sahip olduğu düşünülmektedir. Bunun temel anlamı da Mart başından itibaren Libyalı liderlere verilen desteğin sonucunda elde edilen etkinin Türkiye tarafından gölgelenmesini engellemek olabilir.

 

Bu kapsamda Fransa’nın İngiltere ile birlikte Libya’da verdiği mesajların temelinde her iki ülkenin de devrim sürecine verdiği destek olmuştur. Liderler aynı zamanda sürecin tamamlanmadığını ve ilerleyen dönemlerde yeni Libya yönetimine özellikle dondurulan Libya mal varlıklarının serbest bırakılması yönünde destek vereceklerini açıklamaları dikkat çekmektedir. Yeni yönetiminin en önemli sorunlarının başında iktidarın paylaşımı olduğu kadar, ekonomik kaynakların kullanımını sorunu da bulunmaktadır. Ayrıca, Libya Geçici Ulusal Konseyi Başkanı Mustafa Abdül Celil’in yeni süreçte liderliğini pekiştirmek ve kendisine karşı yavaş yavaş içerde oluşan muhalefeti azaltmak için Fransa ve İngiltere gibi ülkelerin desteğini oldukça önemsediği görülmektedir.

 

Diğer yandan Türkiye’nin ise Libya ziyaretinde vereceği mesajların başında Libya halkının Kaddafi’yi karşıtı muhalefetini destekledikleri bununla birlikte yeni yapılandırma sürecinde her türlü dış müdahaleye karşı olacakları şeklinde olacağı beklenmektedir. Özellikle İngiltere’nin Libya ziyareti öncesi gündeme getirdiği ve Libya’ya BM nezdinde yeni bir Manda yönetimi olarak algılanan karar tasarısını dolaylı yoldan eleştirmesi beklenmektedir.[2] Türkiye’nin Libya’nın petrol gelirlerinin Libyalılar tarafından kullanılmasını gündeme getirmesi ve son günlerde Fransız petrol şirketlerinin Libya Geçici Yönetimin %35’lik bir imtiyaz aldıkları yönündeki haberleri de dolaylı yoldan eleştirmesi beklenmektedir.

 

Bu bağlamda Türkiye’nin Libya ziyaretinde gündeme getireceği konuların başında Libya’nın enerji kaynaklarının yabancı şirketler tarafından eski tarz sömürge dönemine özgü bir şekilde imtiyazlarla bölüştürülmesini karşı olduklarını açıklamak olacaktır. Türkiye bunun dışında İngiltere ve Fransa tarafından öngörülen geçiş sürecinde Libya’ya yabancı asker ve danışman görevlendirilmesi talebine karşı gelmesi beklenmektedir.

 

Diğer yandan Başbakan Erdoğan’ın Trablus ve Bingazi’nin yanı sıra Misurata’yı ziyaret etmesi beklenmektedir. Bilindiği üzere 3 Nisan 2011’de Ankara Feribotu, Misurata'dan 230 yaralı ve bu yaralılara yardımcı olan 60 kişiyi alarak İzmir’e getirmiş ve burada kurulan hastane de daha sonraki günlerde de Libya’da getirilen yaralıların tedavisi yapılmıştır. Dolayısıyla Misurata’nin Erdoğan’ı daha farklı şekilde karşılaması kuvvetle muhtemeldir.

 

Sonuç olarak Türkiye’nin Libya ziyareti sırasında hem halkın ve yeni yönetimin ilgisi hem de uluslar arası kamuoyunun olaya bakışı hangi ülkenin Libya’nın yeni yapılandırma sürecinde daha aktif bir rol olacağının da işaretlerini verecektir. Hali hazırda Fransa bir adım önde gibi dursa da, kültürel, tarihsel, toplumsal ve olaylara bakış itibariyle orta dönemde Türkiye’nin daha avantajlı duruma geçmesi beklenmektedir. Her iki ülkenin birlikte çalışması da mümkün olmakla birlikte Fransa’nın izleyeceği tutumun bunda belirleyici olacağı düşünülmektedir. Paris sokaklarında Kuzey Afrika kökenli Araplara karşı düzenlenen baskılar, Filistin politikasındaki belirsizlikler, Kaddafi yanlısı aşiretlerin yeni yapılandırma sürecindeki pozisyonları, yeni Libya yönetiminde yer alan aşiretler arasında ortaya çıkacak anlaşmazlıklarda Sarkozy’nun tutumu, dinsel farklılıklar ve Fransa’da son yıllarda artan İslami fobi gibi gibi bir çok ulusal ve bölgesel unsurların Fransa’nın etkisi zayıflatma potansiyeli taşıdığı öngörülmektedir. Diğer yandan Türkiye’nin Mısır ve Tunus’tan farklı olarak Libya’da güçlü rakiplerle karşı karşıya olduğu da açıktır. Buna rağmen Fransa’nın Libya’daki hareket alanı yukarıda belirtildiği nedenlerden dolayı sınırlı olduğu düşünülmektedir.

 

 

Kaynaklar

[1] CNN Türk Haber, “Bingazi'de Türk konsolosluğuna saldırı”, 05.04.2011, http://www.cnnturk.com/2011/dunya/04/0

5/bingazide.turk.konsolosluguna.saldiri/612309.0/

 

[2] Tripoli Post, “Full Text of the British Circulated SC Draft Resolution Establishing UN Support Mission in Libya”, 16/09/2011, http://www.tripolipost.com/articledetail.asp?c=1&i=6919

 

 

http://www.orsam.org.tr/tr/yazigoster.aspx?ID=2626

Son Güncelleme ( Cuma, 16 Eylül 2011 13:27 )
 
Göktürk TÜYSÜZOĞLU tarafından yazıldı.    Pazartesi, 12 Eylül 2011 05:28    PDF Yazdır e-Posta
İsrail, Türkiye'yi Kaybetti

Devamını oku...

İsrail’in 31 Mayıs 2010’da Gazze’ye yardım götüren Mavi Marmara Gemisi’ne yaptığı baskını soruşturan ve kamuoyuna duyurulması 3 kez ertelenen Palmer Raporu nihayet açıklandı. Rapor kapsamında Türkiye’nin özür talebine vurgu yapılmaması ve İsrail’in ortaya koyduğu tezlere yakın bir tavır takınılması, Türkiye’nin haklı olarak tepkisini çekmiştir. Türkiye, Palmer Raporu’na olan tepkisini bu raporun kendisi için “yok hükmünde” olduğunu belirterek ortaya koymuş ve Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun yaptığı sert açıklamalar ile de İsrail ile olan bağlarını olabilecek en alt düzeye indirmiştir.

 

Bilindiği gibi İsrail, Gazze’ye uygulanan ablukayı kırmak ve bölgeye yardım götürmek üzere Türk sivil toplum örgütleri tarafından organize edilmiş ve uluslararası bir mahiyet taşıyan konvoya Gazze açıklarındaki uluslararası sularda saldırmış ve Mavi Marmara Baskını adını taşıyan bu olayda 9 Türk vatandaşı hayatını kaybetmişti. İşte, geçtiğimiz günlerde açıklanan Palmer Raporu da BM adına bu olayı soruşturan ve başkanlığını Yeni Zelanda eski Başbakanı Geoffrey Palmer’ın yaptığı bir komisyon tarafından hazırlanmıştır. BM adına Mavi Marmara Baskını’nı soruşturan bu komisyonun ortaya koyduğu rapor, bağlayıcı bir nitelik taşımamaktadır ve sadece tavsiye niteliğinde bir danışma raporu olarak addedilmelidir. Nitekim doğrudan doğruya bağlayıcı kararlar alabilecek ve hukuksal manada geçerlilik taşıyan tedbirler üzerinde durabilecek tek uluslararası yargı organı Uluslararası Adalet Divanı’dır. Nitekim Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu da, Türkiye’nin Palmer Raporu’nu siyasi ve konjonktürel bulduğunu ve bu raporun kendisi açısından hiçbir önem teşkil etmediğini belirterek, Türkiye’nin Mavi Marmara Baskını ile ilişkili olarak birkaç gün içerisinde Uluslararası Adalet Divanı’na başvuru yapacağını açıklamıştır. İsrail ise, kendisi ile ilgili birtakım suçlayıcı ibareler taşısa ve öldürülen Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının ailelerine tazminat ödenmesini öngörse de, “özür” kriterini ön plana sürmediği ve Gazze Ablukası’nı uluslararası hukuka uygun bir uygulama olarak değerlendirdiği için Palmer Raporu’nu kabul ettiğini açıklamıştır.

 

Türkiye, Palmer Raporu’nun açıklanmasına kadar geçen süreçte İsrail ile birçok kez müzakere masasına oturmuş ve iki ülke ilişkilerinin rayına oturtulabilmesi için elinden gelen gayreti göstermiştir. Öyle ki, Türkiye’nin Mavi Marmara Baskını’ndan doğan haklarını kullanma yönünde Uluslararası Adalet Divanı’na başvurmayı ertelediğini ve baskının emrini veren İsrailli devlet adamları ile bu emri yerine getiren İsrailli askerlere yönelik yargı sürecini de başlatmayı geciktirdiğini görüyoruz. Ne var ki, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun da belirttiği üzere İsrail Hükümeti’nin içerisine sürüklendiği ırkçı, ayrımcı ve realiteden uzak tutum sorunun çözümüne ilişkin olumlu bir adım atılabilmesinin önüne geçmiştir. İsrail Hükümeti, Ortadoğu’da içerisine sürüklendiği siyasal tehlikenin ayırdına varmasına karşın her zamanki gibi ödün vermez bir tutum sergilemiş ve Türkiye’nin kendisi ile ilişkileri bozmaktan kaçınacağını düşünmüştür. Açıkçası, İsrail’in bu tutumunun arkasında ABD’den geleceğini öngördüğü siyasal destek yatmaktadır. Fakat Obama Yönetimi’nin mevcut İsrail hükümetine olan desteği gün geçtikçe azalmaktadır. Zira aşırı milliyetçi hatta ırkçı temeller üzerinden şekillendirilmiş olan İsrail Hükümeti, Arap Baharı kapsamında büyük çaplı değişimlerin yaşandığı ve İsrail karşıtı hareketlerin prim yaptığı Ortadoğu’da ABD’nin isteyebileceği en son gerçekliktir. Bu hükümetin, ABD’nin mevcut konjonktürde Ortadoğu’da yardımına ihtiyaç duyduğu en önemli siyasal unsur olan Türk Hükümeti ile yaşadığı büyük çaplı kriz, Washington’da çok ciddi bir rahatsızlığa neden olmaktadır. Bu nedenle, türlü siyasal manevralar ile Palmer Raporu’nu kendisi için olabilecek en zararsız hale getiren İsrail Hükümeti’nin de çok uzun soluklu olmayacağı ortadadır. Gerek ABD ile yaşanan sorunlar, gerek Türkiye ile ilişkilerin koparılarak Ortadoğu’da içerisine sürüklenilen siyasal ve toplumsal yalnızlık, gerekse de İsrail Halkı’nın son dönemde yaşanan sosyo-ekonomik ve toplumsal sorunlar nedeniyle sokaklara taşan gösterilerinin de gösterdiği üzere, İsrail’de iktidar değişiminin yaşanması bir gereklilik haline gelmiştir.

 

Türkiye, Palmer Raporu’nun aleyhine unsurlar içermesi ve İsrail’in özür dileme ve Gazze Ablukası’nı kaldırma yönünde herhangi bir adım atmayacağını göstermesinin ardından 5 maddelik bir önlemler paketi hazırlamıştır. Bizzat Dışişleri Bakanı Davutoğlu tarafından ilan edilen bu pakete göre, öncelikli olarak İsrail’le diplomatik temsil seviyesi ikinci kâtiplik düzeyine kadar indirilmiş ve görev süresi dolan İsrail Büyükelçisi Gabby Levy’nin yerine gönderilecek başka bir büyükelçiyi kabul etmeyeceğini göstermiştir. Aynı durum Aralık 1980’de İsrail’in Kudüs’ün tamamını ilhak etme kararı almasının ardından da uygulamaya konmuş ve ikili ilişkilerin büyükelçilik seviyesine taşınması 1988’i bulmuştu. Bunun yanı sıra Türkiye’nin İsrail ile olan askeri işbirliğini askıya aldığını ve İsrail’in yıllık 2 milyar dolara yaklaşan silah satışı ve modernizasyon projelerinden yararlandırılmayacağının açıklandığını görüyoruz. Bu durum İsrail’in ciddi bir ekonomik kayba uğraması anlamına gelmektedir. Zira yıllık 2,6 milyar dolar civarında olan ticaret hacminin 1,8 milyar doları İsrail’in Türkiye’ye olan silah satışından kaynaklanmaktadır. Türkiye’nin İsrail ile ilişkiler konusunda aldığı bir diğer önlem ise, İsrail’in Gazze üzerine uyguladığı ve BM İnsan Hakları Konseyi tarafından geçtiğimiz yıl ortaya konan Mavi Marmara Raporu’nda “yasadışı” olarak nitelenen ancak Palmer Raporu tarafından meşru olarak nitelenen ablukanın tanınmadığı açıklamasıdır. Türkiye, İsrail’in Mavi Marmara Baskını’nı meşru olarak gösterme yönünde bir unsur olarak kullandığı Gazze Ablukası’nın hem BM İnsan Hakları Konseyi, hem de BM Genel Sekreteri tarafından yasadışı olarak görüldüğünü belirterek konuyu Uluslararası Adalet Divanı’na taşımaya karar vermiş ve bu yönde işlemlere başlamıştır. Türkiye, bu ablukanın ortadan kaldırılabilmesi için BM Genel Kurulu’nu da harekete geçirmeye çalışacaktır. Türkiye’nin İsrail’e karşı aldığı bir diğer önlem ise, Doğu Akdeniz’de seyrüsefer garantisinin gerektiği takdirde Türk Donanması tarafından sağlanacağını gösteren ve bu bölgedeki uluslararası suların İsrail Donanması’nın kontrolüne bırakılmayacağını gösteren meydan okuma açıklamasıdır. Türkiye, Mavi Marmara Baskını esnasından mağdur duruma düşen tüm Türk vatandaşları ve yabancı unsurların İsrail’e karşı girişecekleri hak arama girişimlerine de elinden gelen tüm desteği vereceğini belirtmiş ve önümüzdeki dönemde İsrailli devlet adamları ve ordu mensuplarına yönelik çok sayıda davanın açılacağını göstermiştir.

 

Mavi Marmara Saldırısı’nın hemen ardından kopması beklenen Türkiye-İsrail bağlantısı, Türkiye’nin tüm çabalarına ve ABD’nin İsrail üzerinde oluşturmaya çalıştığı baskıya rağmen 1,5 yıl gecikmeli olarak kopmuştur. Türkiye, İsrail ile siyasal ilişkilerini geliştirmek için elinden geleni yapmış ve Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun da açıkladığı gibi Palmer Raporu’nun yayınlanmasından önce 4 turluk bir müzakere sürecine girmiştir. Ne var ki, bağımsız ve vatandaşlarının haklarını korumakla görevli bir ülke olarak, Türkiye’nin özür ve tazminat taleplerinin yanı sıra, Ortadoğu’da gerçekleştirilecek barış ortamının en önemli bileşenlerinden biri olabilecek Gazze Ablukası’nın kaldırılması isteği, İsrail’in hem bölge realitesini hem de kendi iç realitesini anlamaktan aciz bir durumda olan hükümeti tarafından kabul edilmemiştir. Türkiye de bunun üzerine ABD ile temas kurduktan ve özellikle NATO tarafından ortaya atılan Füze Kalkanı Projesi’nde yer alacağını kesin bir dille belirttikten sonra İsrail’e karşı aldığı tedbirleri sıralamıştır. Türkiye’nin bir NATO üyesi olarak Füze Kalkanı Projesi’nde yer alması koşulu NATO’nun Lizbon Zirvesi esnasında zaten kabul edilmiş olduğu için ABD’ye verilmiş konjonktürel bir ödün olarak değerlendirilemez. Ancak bu projede yer alınacağının kesin bir dille ifade edilmesinin İsrail’e karşı alınan tedbirlerden hemen önceye rastlaması, Türk Dış Politikası’nda büyük çaplı bir değişikliğin yaşanmadığının kanıtlanması ve sorunun İsrail’den kaynaklandığının gösterilmesi açısından oldukça sembolik bir zamanlamaya işaret etmektedir.

 

Türkiye-İsrail İlişkileri’nin tamamıyla kopmuş olması, ekonomik anlamda Türkiye’yi çok fazla etkilemeyecektir. Zira 2,6 milyar dolarlık ticaret hacminin 1,8 milyar dolarlık kısmı silah alımlarını içeriyordu ve İsrail lehine bir durum yaratıyordu. Ekonomik anlamda en önemli kayıp, siyasal gerginlik nedeniyle İsrailli iş adamları ve turistlerin Türkiye’yi tercih etme noktasında bir kafa karışıklığı yaşayacak olmalarıdır. İsrail, Türkiye’yi siyasal anlamda sıkıştırabilmek için Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile giriştiği ikili ilişkilerin dozunu arttırabilir ve özellikle Doğu Akdeniz’deki petrol ve doğalgaz aramaları konusunda Kıbrıslı Rumlarla işbirliği yapabilir. Bunun yanı sıra, İsrail, son dönemde eylemlerini arttıran terör örgütü PKK’ya silah desteği ve istihbari destek verebilir. Zira özellikle 1990’lı yıllarda girişilen operasyonlar kapsamında Türkiye’ye en önemli istihbari destek İsrail’den gelmişti. Şimdi bu destek tamamen kaybedilmiş durumdadır. İsrail, ABD içerisinde sahip olduğu lobiyi kullanarak ABD Kongresi’ndeki sözde Ermeni Soykırımı iddialarına olan desteğini de arttıracaktır.

 

Türkiye, İsrail açısından çok değerli bir müttefiktir ve İsrail böyle bir müttefikten kolay kolay vazgeçemez. Arap Baharı kapsamında Ortadoğu’da çıkan yangının İsrail sınırlarına dayanması ve özellikle Mısır ve Suriye gibi ülkelerde İsrail karşıtı güçlerin mevzi kazanması, bu gruplar üzerinde ciddi bir etkinliği bulunan Türkiye’nin İsrail açısından önemini arttırmaktadır. Bunun yanı sıra Türkiye, Filistin Sorunu’nun müzakereler ile çözülebilmesi noktasında çok değerli bir aktördür. Zira hem Hamas, hem de El Fetih üzerinde etkinliği bulunmakta ve İsrail’in çekincelerini de anlayabilmektedir. Türkiye, Ortadoğu’da İran eksenli olarak ortaya çıkma olasılığı olan muhalif hareketleri bastırma yetisine sahip bir ülke görünümündedir ve bu gerçeklik İsrail için çok önemlidir. Bu nedenle İsrail ile Türkiye arasındaki bu kopuşun İsrail’deki çatışma yanlısı hükümetin ömrü ile sınırlı olduğunu ve İsrail’in Ortadoğu’daki tek müttefiki Türkiye’yi tamamen kaybetme riskini göze alamayacağını söyleyebiliriz. Böyle bir durumun ortaya çıkmasına ABD de müsaade etmeyecektir. Zira ABD’nin Ortadoğu Politikası, bu iki ülke ve Suudi Arabistan üzerinden şekillenmektedir.

 

Göktürk Tüysüzoğlu, Giresun Üniversitesi İİBF Uluslararası İlişkiler Bölümü Araştırma Görevlisi.

Son Güncelleme ( Pazartesi, 03 Ekim 2011 04:58 )
 
  • «
  •  Başlangıç 
  •  Önceki 
  •  1 
  •  2 
  •  3 
  •  4 
  •  5 
  •  6 
  •  7 
  •  8 
  •  9 
  •  10 
  •  Sonraki 
  •  Son 
  • »


Sayfa 1 / 23
Azerbaycan'ın İlk Sosyal Ağ Sitesi Burak BİLİCİ | Bilgisayar Mühendisi Türkiye'nin en özgür analiz merkezi. Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here

Your are currently browsing this site with Internet Explorer 6 (IE6).

Your current web browser must be updated to version 7 of Internet Explorer (IE7) to take advantage of all of template's capabilities.

Why should I upgrade to Internet Explorer 7? Microsoft has redesigned Internet Explorer from the ground up, with better security, new capabilities, and a whole new interface. Many changes resulted from the feedback of millions of users who tested prerelease versions of the new browser. The most compelling reason to upgrade is the improved security. The Internet of today is not the Internet of five years ago. There are dangers that simply didn't exist back in 2001, when Internet Explorer 6 was released to the world. Internet Explorer 7 makes surfing the web fundamentally safer by offering greater protection against viruses, spyware, and other online risks.

Get free downloads for Internet Explorer 7, including recommended updates as they become available. To download Internet Explorer 7 in the language of your choice, please visit the Internet Explorer 7 worldwide page.