|
||||
| TARİHÇİ GÖZÜ İLE GÜNEY KAFKASYA |
|
Kafkasya’daki her olaya tarihsel bir perspektiften bakmak, benim gibi Sovyet tarihi ile mesgul olan birisi için kaçınılmaz. Bu yüzden son olaylar hakkında düşünürken de geçmişte yaşananlar aklıma geliyor. İlk önce biraz tarih felsefesi gibi sıkıcı bir konuya gireceğim, daha sonra günümüze doğru yol alacağım. Tarih ne yazıkki politize olmaya çok müsait bir sosyal bilim. İstisnasız tüm siyasi iktidarlar tarihte olan olayları kendilerine göre seçip, büyültüp küçültürler. Çünkü siyasetçi her zaman kitleleri kendi fikrine inandırmak, siyasi eylemlerini haklı çıkartmak ve o günkü siyasi pozisyonunu doğrulamak zorunda. Tarih bu yüzden bulunmaz bir kaynak. Her tür siyaset için, her tür ideoloji için tarihin derinliklerinde bir mazeret bulmak mümkündür. Hâlbuki tarih siyasetçilerin cımbız ile seçtikleri anlardan ibaret değildir. Tarih tıpkı günümüzde yaşadığımız ‘an’ gibi çok dinamik bir süreçtir. Ünlü bir tarihçi, tarihi, eski Yunan efsanelerinden birinde Apollo’nun Dafne’yi yıkanırken, çalılıkların arkasından gözlemesine benzertir. Çalılıklar her oynayışında Apollo başka bir resim görür. İşi daha da karmaşık hale sokan bir şey daha var: hepimiz tarihi tarihçinin gözü ile görmek zorundayız. Şimdiye kadar okuduğumuz her tarih kitabı, bir tarihçinin elinden çıkmıştır. Tarihçi de geçmişi, kendisinin yaşadığı zamana göre yazar. E. Carr’a göre ‘tarih yorumlamak demektir... Biz yaşadıkça tarihin içeriğini de daha iyi anlarız... (zaman içinde) ileri doğru hareket ettikçe, aşamalı olarak, geçmişi yorumlama tarzımızı da yeniden şekillendiririz’. Buna en bariz örnek milli (ulusal) kimlikler ve tarihin milli (ulusal) kimliklere göre yeniden yazılmasıdır. Son iki yüzyılda milli tarihler yazılırken, tarihçiler her olaya milli bir karakter vermek istemişlerdir. Doğrudur, 19uncu yüzyıl ve sonrasında olaylar çoklukla milli karakter taşırlar. Ama ondan önceki yüzyıllarda olaylar, savaşlar, devletlerarası alakalar günümüz tarihcileri tarafından öyle izah edilirki, sanki iki millet arasında, günümüzdeki gibi ilişkiler vardır. Halbuki vaziyet böyle değildir. Milli kimliklerin siyasi manada kristalleşmesinden önceki dönemde, yani 19uncu yüzyıl öncesi periodda olaylar ve devletler arası ilişkiler ya mezhepsel veya dinseldir, ya aşiret ve boy seviyesindedir, ya da hanedanlıklar arasındadır. Ama günümüz tarihcisi her olayı milli anlatıma dahil etmek ihtiyacında olduğu için, yukarıda izah ettiğimiz gibi geçmişi, yaşadığı günün değerlerine göre izah eder. Tersini yapmak da zaten çok çetin ve siyasi açıdan da riskli bir iştir. Kafkasya’nın modernite öncesi tarihi, yani Rusya’nın bölgeye girişinden önceki tarihi tam bir çevre (kıyı) özelliği taşımakta. Bölge imperyal bir güc çıkartacak potansiyelde olmamıştır. Tersine bu bölge, geleneksel imparatorlukların periyodik şekilde sürdürdükleri ganimet ve yağma savaşlarının bir esiri olmuştur. Batıda Akdeniz havzasında, doğuda ise İran platosunda oluşan (Roma-Pers, Bizans-Sasani, Osmanlı-İran gibi) imparatorluklar arasındaki bir tampon alan olması ve hep bu kıyı bölgesinin ikiye bölünmüş olması bir nevi bölgenin kaderi olmuş. Bu bölünmüşlüğü Gürcistan’da doğu ve batı bölgeleri arasındaki kültürel ve dilsel kimlik farkında, Ermenilerde de dilsel bölünmüşlükte, Azerbaycan’da ise mezhepsel farklılaşmada görmek mümkün. Genel olarak da tüm bölgenin merkezi bir devlet idaresinden (istisnai haller dışında) yoksun kalması, aşiret ve yöresel kimliklerin 20inci yüzyıla kadar tüm bölge halklarında çok baskın olması da bunun bir sonucu. Modern anlamda milli kimliklerin şekillenip siyaset sahnesine çıkışlarının 20inci yüzyıl başına denk düşmesi de bu yüzden şaşırtıcı değil. Kafkasya’nın modern tarihi ise ne yazıkki büyük acılarla dolu. Bunun da sebebi, Kafkasya’nın çok farklı ekonomik ve sosyal süreçleri çok kısa bir sürede ve bir arada yaşaması ve farklı etno-dilsel grupları içermesidir. Bilhassa 20inci yüzyılın başı çok dramaktik bir periyotdur ve günümüzdeki birçok problemin de başlangıcıdır. Bir tarafta petrol endüstrisinin lokomotif olarak çektiği bir Baku şehri var. Bu şehir yüzyıl başında farklı etnik grupların yaşadığı efsanelerdeki Babil kulesi gibi idi. Tiflis ve Batum şehirleri de tıpkı Baku gibi, bölge Rusya’ya dahil olduktan sonra hızla gelişmiş, eski ipek yolunun üzerindeki kervan şehirleri veya bölgesel hanlıkların prensliklerin merkezleri olmaktan çıkıp, dünya ekonomik sisteminin içinde, tıpkı bir makinenin dişlileri gibi yerlerini almışlar. Bu farkı görmek isteyenler, eski şehir surları içindeki dar geçitler ve en fazla iki katlı kâgir evcikler ile Nizami caddesindeki ve paralel sokaklardaki Avrupa stilindeki binaları ve sokak genişliklerini karşılaştırabilirler. İkinci gruptakilerin yapılış tarihleri bina cephelerinde yazılıdır ve genelde 1890 ile 1914 yılları arasındadır. Bu üç şehirde de dinamik kültürel, sosyal ve ekonomik bir hayat vardır. Bu şehirler operası, tramvayı, okulları, yürüyüş bulvarları, kafeleri, fabrikaları, şehir meclisleri, üretici birlikleri, esnaf odaları, mal borsaları, gazeteleri, işçi sendikaları, modern hukuk sistemi, demiryolu veya denisyolu bağlantıları ile çok dinamik idiler. Ukraynalısından Ermenisine, Kafkas Tatarından (o zaman Güney Kafkasya’da Türkî dillerde konuşanlara verilen ad) Cilanlısına, Gürcüsüne, Mingreline, Avarına, Dağ Yahudisinden Avrupalı Yahudiye, Polonyalıya, Almanına, Şiisinden Sünnisine, Protestanına Ortodoksuna, farklı etnik ve dinsel grupları barındıran bu üç şehir (Baku, Tiflis ve Batum) birbirlerine demiryolu ile bağlı, devasa bir çöl içindeki üç vaha gibiydiler. Çünkü etraflarındaki tüm Güney Kafkasya, dünyanın kalanı ile ekonomik olarak çok zayıf bağlara sahip, bu üç şehire tarım ürünlerinden ve ucuz işgücünden başka vereceği olmayan, okuma yazma oranı %10un altında, fakir ve kırsal bir nüfus ile doluydu. Bölge tarihsel olarak tampon işlevi üstlendiği için, bu kırsal nüfus da tıpkı şehirlerdeki gibi çok heterojen bir yapıya sahipti. İşte, o zamanki arşiv materyallerine, gazetelere bakıldığında 20inci yüzyıl başındaki Güney Kafkasya genel itibariyle budur. Bundan sonrasında 1900 ile 1920 arasındaki periyod esas itibariyle etno-dilsel grupların kendi yaşadıkları toprak parçalarından ve dinsel kimliklerden, milli kimliklere geçiş hikayesidir. Gürcü, Ermeni, Azeri, ve hatta Rus, Ukrayna ve Türk milli kimliklerinin şekillenişi, Hroch’un Doğu Avrupa ve Balkanlar deneyimini gözleyerek teorileştirdiği gibi, üç aşamada oluşmuştur; çok kültürlü bir ortamdaki entellektüellerin bir etnik veya dilsel argümanı şekillendirerek milli bir söyleme dönüştürmesi, bu kimliğin idealist ögretmenler, marjinal devrimciler, üniversite öğrencileri, ve sistemden yabancılaşmış aydınlar tarafından kitlelere yayılması ve üçüncü aşamada da kitlelerin milli kimlik bayrağı altında siyasete girişi. Tüm bu aşamalar her grup için eş zamanlı olmasa da, 1890 ile 1920 arasında bölük pörçük de olsa yaşanmıştır. Bölgedeki milli kimlik kristalleşmesi sonucunda, Birinci Dünya Savaşı, bölgede, farklı etnik unsurların birbirlerini kestikleri, milli bağımsızlık hareketleri veya içsavaşlar şeklini almıştır. Milli kimlikler ‘öteki’ne göre keskin ve kanlı bir şekilde çizilmiştir. Kimin kimi ne kadar kestiği bu makalenin konusu değil, ama bir şeyi not etmekte fayda var ki, herkez çok kan akıtmıştır. Bu periferi bölgesinde şekillenen milli kimliklerin kısa süreliğine de olsa, milli devletlere sahip olmalarında iki dış etkeni de saymadan geçemeyiz: Birincisi, periferinin merkezi olan Rusya’nın bir yıl içinde iki devrime ve akabinde milyonlarca insanın ölümüne yol açan tarihin en kanlı iç savaşına sahne olması, ikincisi ise Almanya’nın 1918’deki Doğu politikasıdır (Ostpolitik). O zamanki Osmalı Devleti’ni yönetenlerin hareketlerini biraz bu açıdan ele almak gerekir. Kısacası Birinci Dünya Savaşı ve akabindeki süreç bir katalizör etkisi görerek ağır ağır gelişen milli kimlik şekillenişini inanılmaz şekilde hızlandırmıştır. O kadar ki, 1921’de bölge Bolşeviklerin kontrolüne geçip üç Kafkas ülkesi Sovyetleştirildikten sonra, Moskova’dan Bakü’ye ve oradan da Tiflis’e gelen Bolşevik heyeti farklı gruplar arasındaki uçurumun 1914’e göre nasıl derinleştiğini ve sertleştiğini görmüş ve bunu çözülmesi gereken en önemli sorun olarak ortaya koymuştur. Heyete başkanlık eden, aynı zamanda Bolşeviklerin milliyetler politikası konusunda bir numaralı adamı ve savaştan önce Sibirya’ya sürgüne gidene kadar bölgede Bolşeviklere liderlik etmiş olan J. Stalin bile Tiflis’de yaptığı konuşmada vaziyet karşısındaki şaşkınlığını gizlememiştir. Ülkeyi yeniden inşaa etmek isteyen yeni idareciler (Bolşevikler) için milli çatışmalar önemli bir sorundu çünkü milli kimlikler arasında oluşan bu uçurumlar bölgenin (yukarıda özetlediğimiz) ekonomik yapısı ile ve bölge içindeki farklı yöreler arasındaki iktisadi bağımlılıklar ile örtüşmemekteydi. Bu uçurumlar aynı zamanda da ekonomide rasyonel ölçek sorununu ortaya çıkarmaktaydı. Bu yüzden, 1918 yazında Gürcistan’daki Alman uzmanlar, Güney Kafkasya demiryollarının tek bir sistem içinde birleşmesini ve yeni oluşan milli devletlerin üzerinde uluslar-arası bir demiryolu idaresinin olmasını tavsiye ettiler. Aynı sebepten dolayı, Kafkas Bürosunun (KavBüro) başındaki Orjonikidze 1921 den sonra, bölgedeki demiryollarını, haberleşme ağlarını (posta ve telgraf) ve dışticaret kurumlarını birleştirmiştir. 1936’ya kadar üç ülkenin TransKafkasya Federasonu olarak bilinen idari mekanizma içinde olmalarının önemli bir sebebi de yine bu ekonomik zorunluluktur. Bu federasyon, 1936 anayasası ile birlikte dağıtılsa da, bölge daha büyük bir ekonomik birliğin (Sovyetler Birliği) içinde entegre olarak yaşamaya devam etti. 1920’li ve 30’lu yılların üzerinden çok zaman geçti. Geçen bu 80 yıllık süre aynı zamanda bölgede inanılmaz ölçüdeki ekonomik ve sosyal değişimlerle dolu geçti. Milli kimlikler ve hisler azalacak yerde gittikçe arttı. Şehirlerden köylere yayıldı ve her ülke gittikçe homojenleşti. Fakat bölgedeki üç ülkenin farklı sebeplerden dolayı birbirleri ile olan iktisadi bağımlılıkları farklı boyutlarda devam etti ve etmekte. Aynı zamanda bölgedeki etnik ve milli karakterli çatışmalar Rusya’nın bölgeye müdahalesine temel oluşturmakta. Üç ülkenin de çok büyük miktarda altyapı yatırımlarına ihtiyaçları var. Çünkü Sovyet döneminde yapılan altyapı yatırımları ya eski teknolojiye sahip ve verimsiz, ya ölçek olarak anlamsız, ya da kullanım ömrünü doldurmuş vaziyette. Bu yüzden tıpkı diğer eski sosyalist ülkelerde olduğu gibi bu bölgede de, ingilizce literatürde deindustrialization diye geçen endüstrisizleşme diye tercüme edebileceğimiz bir süreç yaşanmakta. Doğrudur, Azerbaycan artan petrol gelirleri ile bazı sektörlerde hızla ilerlemektedir. Fakat bu ilerleme üretken bir ekonomiye dönüşmekten uzakta. Üç ülkenin hiç birinde dünya piyasalarında rekabet edebilecek hizmet ve mal kalitesinin ortaya çıktığını söyleyemeyiz. Bölgedeki her ülkenin hükümetleri, canla başla çalışarak ülkelerinde yaşayan insanların hayat kalitesini arttırmak istiyorlar. Fakat üç ülkede de sağlık, eğitim ve finans gibi sektörler yeni baştan düzenlenme aşamasında ve bu çok sancılı, zorlu ve uzun bir süreç. Tüm bunlar çok yüksek miktarda sermaye yatırımlarını, ekonomik dönüşümleri gerekli kılıyor. Sonuç olarak da, bu ülkelerde dinamik ve derinliği olan bir siyasi yapıyı, sivil toplumu, çağdaş bir devlet-birey ilişkisini beklemek şu an için gerçekci olmaz. Böyle kırılgan ve yeni yeşeren ekonomik ve siyasi yapıların olduğu, çok yüksek miktarda sermaye yatırımlarının elzem olduğu bu üç ülkeye, sanki problemleri azmış gibi, Rusya gibi müdahaleci bir komşunun varlığı, ve arazi ihtilaflarından doğan çatışmaların da uzun yıllar devam etmesi, bir deveye üç develik yük yüklemek gibi, ülkelerin siyasi ve ekonomik yapılarından çok şey istemektir. Aynı zamanda ekonomik ölçek problemi de devam etmektedir. Gelişmişlik açısından Sovyetler Birliği coğrafyasında en zengin ülkeler olan Baltık ülkeleri bu ekonomik ölçek problemini, yabancı yatırım ihtiyacını ve Rusya faktörünü tek başlarına yenemeyeceklerini hemen kavramışlar ve bu sorunları ancak Avrupa Birliği’ne dahil olarak aşabilmişlerdir. Ne yazıkki Güney Kafkasya Avrupa Birliği şemsiyesinden uzaktadır. Bu açıdan Güney Kafkasya’da üç ülkenin oluşturduğu, mal, hizmet ve insan akışını serbestleştiren bir serbest ticaret bölgesinin oluşturulması, her bir ülke için faydalı olacaktır. Ölçek probleminin bu şekilde azalması ile birlikte, yabancı sermaye yatırımları petrol dışındaki sektörlere de girebilecektir. Böylelikle, hammadde satmanın dışında, dünya pazarları için kaliteli mal üreten ekonomilerin doğuşuna imkan tanınacaktır. Böyle bir serbest ticaret bölgesi, kırılgan yapılara sahip bu ülkelerin dış politikada ellerini de güçlendirecektir. Tabii ekonomik rasyonalite her zaman milli hisler ile paralel gitmiyor. Bu açıdan, çatışmaların azaltılmasına yönelik her adım, uzlaşma ve işbirliğine giden her insiyatif çok önemli. Rusya’nın bölgeye askeri müdahalesi, üç ülkenin de tek başlarına ne kadar güçsüz olduğunu ve sorunların çözümüne dair girişimlerin önemini göstermiştir. Umarım ki, bölgedeki komşular arası sorunlar orta bir yol buluup hallolur. Böylece hem bölge ülkelerinin bağımsızlıkları garanti altına alınır, hem de – uzun vadede – Batılı anlamda, üretken bir ekonomik sisteme ve dinamik bir topluma kavuşurlar. PhD. candidate(Oxford University)HARUN YILMAZ Area of interest: The Former Soviet Republics |
| Son Güncelleme ( Salı, 09 Kasım 2010 21:07 ) |









