Kafkaslar
Rovshan IBRAHIMOV tarafından yazıldı.    Pazar, 20 Kasım 2011 11:42    PDF Yazdır e-Posta
Rövşen İbrahimov: Doğu Timor Karabağ Sorunun Çözümü İçin Örnek Teşkil Edemez

Devamını oku...

1news.com.tr’nin Kafkas Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Ana Bilim Dalı Başkanı Rövşen İbrahimov’la röportajı:

- Geçtiğimiz günlerde Güneydoğu Asya’yı ziyaret ettiniz ve bölgedeki sorunları incelediniz. Sizce Doğu Timor, Ermenistan-Azerbaycan Dağlık Karabağ sorununun çözümünde örnek teşkil edebilir mi?

- Kesinlikle hayır. Doğu Timor’un bağımsız devlet olarak oluşmasının hukuki temellerine bakmak gerekiyor. Doğu Timor dekolonizasyon döneminde kendi kaderini tayin etme hakkı alan oluşumlar listesinde yer alan bölgelerden biridir. Ama Portekiz’in 1975’e kadar buna karşı çıkması ve Doğu Timor’un Endonezya tarafından işgal edilmesi bu süreci geciktirdi. Doğu Timor halkı 1990’da BM’e kendi kaderini tayin etme hakkıyla ilgili başvuruda bulundu.

Dağlık Karabağ bölgesi ise hiçbir zaman sömürge olmadı ve dekolonizasyon sürecine uygun olarak kendi kaderini tayin etme hakkına sahip olmadı. Dağlık Karabağ özerk vilayet idi ve Sovyet Anayasasına göre kendi kaderini tayin etme hakkına sahip değildi.

- Doğu Timor’u ziyaret ettiğinizde Ermeni tarafının iddia ettiği gibi ayrılıkçı Dağlık Karabağ rejiminin desteklenmesine dair duyumlar aldınız mı?

- Doğu Timor Dışişleri Bakanıyla görüşmemizde, Ermeni temsilcileri şu soruyu sordular: “Siz kendi kaderini tayin etme sürecini geçtiniz ve ayrılıkçı rejimlere sempati duran taraflarla olur muydunuz?”. Doğu Timor’un Dışişleri Bakanı da bu soru karşısında şöyle cevap verdi. “Tabii, teorik olarak biz dünyadaki siyasi rejimleri desteklemeliyiz, ama realpolitik diye bir şey vardır. Biz bugün bağımsız devletiz, sistemimiz ihlal edemeyeceğimiz belli kurallarla çalışıyor” dedi.

Bu cevabın Doğu Timor’un ayrılıkçı Dağlık Karabağ rejimini desteklemediği anlamına geldiğini düşünüyorum.

- Güney-Doğu Asya ülkelerinden hangisini Ermenistan-Azerbaycan Dağlık Karabağ sorununun çözümünde örnek olarak gösterilebilir?

- Ermenistan-Azerbaycan Dağlık Karabağ sorununun çözümünde Filipinler’deki Mindanau ve Endonezya’daki Açek örnek teşkil edebilir.

Dağlık Karabağ sorunundan önce başlamış bu ayrılıkçı sorunların çözümünde uluslararası sistem ve uluslararası hukuk ayrılıkçılara amaçlarına ulaşmaya izin vermedi, sonuçta onlar taviz vermek zorunda kaldılar. Taviz sonucu Endonezya’daki Açek’e özerklik verildi.

Azerbaycan da Karabağ sürecinde aynı teklifte bulundu. Özerklik statüsü Ermeni kökenli Azerbaycan vatandaşlarına Azerbaycan’ın tüm olanaklarından yararlanma imkanı verecek.

 

1news.com.tr

 
M. Turgut Demirtepe tarafından yazıldı.    Pazar, 16 Ekim 2011 12:21    PDF Yazdır e-Posta
Dağlık Karabağ’da Umutlar Bir Başka Bahara

Devamını oku...

Dağlık Karabağ konusunda çözüm yolunda adım atmak amacıyla 24 Haziran 2011 tarihinde Rusya Devlet Başkanı Dmitri Medvedev’in arabuluculuğuyla, Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev ve Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan Tataristan’ın başkenti Kazan’da bir araya geldi. Sorunun çözümü konusunda uluslararası baskıların arttığı ve Rusya ve Türkiye’nin daha aktif inisiyatif aldığı konjonktürde yapılan görüşmeler, uluslararası kamuoyunda umutlu bir beklenti doğurmuştu. Görüşmede sorunun somut çözümünden çok, daha alt düzeyden başlanıyor oluşu –süreci ileriye taşıyacak temel ilkeler üzerinde bir uzlaşı aranması- umudu daha da artırıyordu. Ancak barış görüşmelerini yakından takip eden birçok uzman, eski Sovyet coğrafyasında en uzun süre devam eden etnik çatışma olan Dağlık Karabağ meselesinin çözümü konusunda iyimser değildi; uzmanların beklediği gibi bu görüşme de bir sonuç vermedi. Üstelik görüşmelerin sonuçsuz kalması son yıllarda özellikle Azerbaycan kamuoyunda giderek daha çok destek bulan askeri seçeneğin bu kez daha güçlü olarak gündeme gelmesine kapı araladı.

Sorunun Kısa Tarihçesi

Karabağ konusunda Azerbaycan ve Ermenistan arasında 1988-1994 döneminde yaşanan çatışma, Karabağ ve civarındaki yedi ayrı rayonun Ermeniler tarafından işgaline ve 20.000 kişinin ölümü, 1 milyonu aşkın Azeri’nin de yurtlarından göç etmesine neden olmuştu. 1994 yılında çatışmanın fiili olarak son bulmuş olmasından sonra, tarafları bir araya getirerek uluslararası planda soruna çözüm bulma çalışmaları farklı platformlarda sürdü. Fransa, Amerika ve Rusya’nın eş başkan olduğu Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) Minsk grubunun sorunun çözümü için yaptığı çalışmalar sonuçsuz kaldı; 1994’den günümüze değin yürütülen çabalara rağmen meseleye kalıcı ve etkili bir çözüm bulunamadı.

2008 sonrası Medvedev’in Cumhurbaşkanlığına gelmesinden sonra Rusya sürecin içinde giderek artan oranda aktif rol oynamaya başladı. Daha önce 2004’de Azerbaycan-Ermenistan arasında Prag’da başlatılan ve “Prag Formatı” olarak tanımlanan süreçte, iki ülke Cumhurbaşkanları ve Dışişleri bakanlarının görüşmeleri olumlu sonuç doğurmayınca, Rusya’nın meseleye daha aktif yaklaşmasıyla süreç Ermenistan, Azerbaycan ve Rusya arasındaki “üçlü format” üzerinden yürütülmeye başlandı. Kazan Toplantısı, bu “üçlü format” çerçevesinde Medvedev’in 2008’den bu yana gerçekleştirdiği sekizinci girişimdi.

Toplantıya girerken arabulucular temel ilkeler adını verdikleri 14 maddenin sorunun çözümünde önemli rol oynayacağını düşünüyorlardı. Bunlar arasında Ermenistan tarafından işgal edilmiş Karabağ’ı çevreleyen yedi bölgenin Azerbaycan kontrolüne bırakılması, Ermenistan ve Karabağ arasında irtibatı sağlayacak bir koridorun açılması, Karabağ’ın nihai statüsünün ileride o bölgede yaşayan halkın talepleriyle uyuşan bir şekilde belirlenmesi, yerlerinden edilen Azerilerin ve Ermenilerin yurtlarına güvenli geri dönüşlerinin sağlanması ve sorunun çözümünden sonra potansiyel çatışmaları engellemek için bölgede bir barış gücünün bulundurulması gibi maddeler bulunmaktaydı. Toplantıda taraflar bu hususlar etrafında tartışarak uzlaşıya varmaya çalıştılar, ancak tarafların pozisyonları arasındaki açı farkının kapatılamaz boyutlarda olduğu bir kez daha ortaya çıktı.

Taraflar Ne İstiyor?

Azeriler, Ermenilerin Karabağ ve onu çevreleyen yedi bölgeden tamamıyla çıkmasını talep ediyorlar. Ayrıca Azeriler, Karabağ’ın nihai statüsünün sürecin sonraki aşamalarında belirlenmesi görüşünde ısrarcılar. Azeri tarafı ileriye yönelik olarak da Karabağ’a genişletilmiş bir özerklik verileceğini ifade ediyor, ancak bu statünün Azerbaycan’ın toprak bütünlüğü temelinde olması gerektiğinin altını çiziyorlar. Bu bağlamda Finlandiya’ya bağlı Aland Adaları ve İtalya’nın Güney Tyrol bölgesi formüllerini öneriyorlar. Bu iki modelde de söz konusu bölgeler ilgili ülkenin bir parçası olmakla birlikte özerk bölge olarak tanımlanmanın oldukça ötesinde, neredeyse bağımsız devlet statüsünde, geniş yetkilere sahip politik entiteler.

İşgal ettiği yedi bölgeden çıktığında elinde bir koz kalmayacağı kaygısını taşıyan Ermenistan tarafı ise Karabağ’ın statüsü netleşmeden bu bölgelerden çıkmayı kabul etmiyor. Bunun en önemli nedeni, Ermenistan’ın Karabağ’ı çevreleyen bu yedi bölgedeki varlığını Azerbaycan’a karşı bir pazarlık unsuru olarak kullanmak istemesi. Bu nedenle, Ermeniler öncelikle Karabağ’ın statüsünün belirlenmesi gerektiğinde ısrarcı oluyor ve ancak sonrasında bölgeden çıkma konusunun müzakere edilebileceğini öne sürüyor.

Sorunun Uluslararası Politik Bağlamı

Bu sürecin uluslararası politik bağlamına baktığımızda, Türkiye ve Rusya’nın ön plana çıktığı görülüyor. Türkiye, Ermenistan ile ilişkilerin normalleştirilmesi ve sınırların açılmasının Dağlık Karabağ sorununun çözümüne de olumlu bir etki yapacağını düşünüyordu. Ankara, daha sonra iç kamuoyundan ve Azerbaycan tarafından gelen baskılar nedeniyle Karabağ’ı protokollerin önünde bir şart olarak koymak durumunda kaldı ve Dağlık Karabağ meselesinde taraflar arasında uzlaşmaya varılmadan Ermeni protokollerinde ilerleme sağlanmayacağını deklare etti. Diaspora ve iç kamuoyu baskısının ağırlığı altında ezilen Erivan’ın tutumu da son derece ümit kırıcıydı; Ermenistan Anayasa Mahkemesi protokollere rezerv koyarak süreci baltaladı.
Şu an bölgede Dağlık Karabağ sorununa çözüm bulma çabaları büyük ölçüde Rusya’nın etkinliği altında devam ediyor. Rusya çatışmaların başlangıcından itibaren Ermenistan’ın arkasında duruyor ve Ermenistan’ı “arka bahçesi” olarak görüyor. Öte yandan, Rusya’nın 2008 Ağustosunda Güney Osetya ve Abhazya bölgelerine girerek gereğinde “sert güç” unsurlarına başvurabileceğini göstermesi, Azerbaycan üzerinde de tedirginliğe yol açtı. Bu nedenle Azerbaycan’da Dağlık Karabağ sorununun çözümünde Rusya’nın önemli bir aktör olduğu ve Rusya olmaksızın sorunun çözümünün mümkün olmayacağı görüşü giderek ağırlık kazanmaya başladı. Bu görüşün yaygın hale gelmesinde Azerbaycan yönetimi üzerinde etkili Rus yanlısı kişi ve kliklerin de önemli rolü oldu. Rusya Azerbaycan ve Ermenistan arasında süregelen Dağlık Karabağ sorununu Kafkasya’daki etkinliğini sürdürmenin bir aracı olarak görüyor ve bu meseleyi olabildiğince kapitalize etmeye çalışıyor. Son görüşmelerde görüldüğü üzere Rusya süreçte aktif bir rol oynuyor. Bu hem Minsk grubunun başarısızlığa uğramasından ve tarafların Minsk grubundan ümidi kesmelerinden hem de Rusya’nın sonucu çok iyi yöneterek Moskova’nın yokluğunda sürecin başarıya ulaşamayacağını iki tarafa da kabul ettirmiş olmasından ileri geliyor.

Azerbaycan Silaha Başvurur mu?

Sorunun çözümüne ilişkin diplomatik çabaların başarısızlıkla sonuçlanması Azerbaycan tarafında giderek artan oranda silaha başvurma seçeneğini daha olası hale getiriyor. Nitekim son birkaç yıldır sınırda yaşanan küçük çaplı çatışmalarda onlarca askerin ölmesi, Ermenistan ve Azerbaycan arasındaki mevcut gerilimin boyutlarını gösteriyor. Azerbaycan, 2010 yılında kabul ettiği askeri doktriniyle birlikte diplomatik yollarla meselede ilerleme kaydedilmemesi durumunda askeri seçeneğin masada olduğunu resmi olarak deklare etti. Nitekim Kazan’daki görüşmelerin başarısızlığa uğramasından iki gün sonra Bakü’de büyük bir askeri gövde gösterisi yapıldı.

Azerbaycan kamuoyunun Karabağ sorununun “bir şekilde çözülmesine” ilişkin hükümet üzerindeki baskısı da giderek artıyor. Her başarısız toplantı sorunun diplomatik yollarla çözülebileceğine dair umutları azaltıyor ve sorunun ancak askeri yollarla çözüme kavuşabileceğine olan inancı güçlendiriyor. Ayrıca diplomatik yollarla sonuç alınamaması durumunda Azerbaycan’ın askeri çözüme eğilimli olduğu son yıllarda artan savunma harcamalarından da anlaşılıyor. Azerbaycan’ın savunma harcamalarına bütçeden ayrılan para (3 milyar dolar), Ermenistan’ın tüm bütçesinden daha fazla.

Diğer yandan Azerbaycan’ın askeri olarak çok güçlendiğinin farkında olan Ermenistan, kendisini hem askeri hem de diplomatik anlamda sağlama almaya çalışıyor. Bu açıdan, Erivan’ın, Ağustos 2010’da ülkede Gümrü bölgesinde bulunan Rus askeri üssünün süresini 2044’e kadar uzatma kararı alması bir tesadüf değil. Nitekim Ermeni yetkililer de anlaşma ile Ermenistan sınırlarının korunması ve Azerbaycan’ın Dağlık Karabağ sorununu güç kullanarak çözme olasılığının ortadan kaldırılmasının amaçlandığını deklare ediyor.

Ayrıca, Ermenistan, Rusya’nın öncülük ettiği ancak Azerbaycan’ın üyesi olmadığı Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü (KGAÖ)’ndeki aktif üyeliğini Azerbaycan’a karşı önemli bir koz olarak kullanmak istiyor. Örgüt, üye ülkelerden birine yönelik saldırı olması durumunda saldırının tüm üyelere karşı yapılmış olarak kabul edilmesini öngörüyor. Erivan, Azerbaycan’ın işgal edilmiş toprakları yeniden geri alabilmek için yürütmesi olası bir harekâta, Rusya önderliğinde KGAÖ’nün desteğiyle karşı koymayı amaçlıyor.

Ermenistan-Rusya-Azerbaycan Denklemi

Ancak, bu konu yine de oldukça tartışmalı. Çünkü Azerbaycan, Ermenistan’ın KGAÖ üyelerini olası bir çatışmaya dâhil etme amacının, KGAÖ’nün prensipleri temelinde de nesnel bir zemininin olmadığını düşünüyor. Bakü’ye göre, Azerbaycan’ın olası bir operasyonu, BM tarafından da kendi toprakları içerisinde kabul edilen Karabağ ve çevresindeki yedi rayonu işgalden kurtarmaya yönelik olacağı için bu harekâtın Ermenistan’ın ulusal sınırlarına ve egemenliğine bir saldırı olarak değerlendirilmesi mümkün değil. Bu yüzden, Azerbaycan’ın gözünde, Bakü’nün Karabağ’a yönelik olası bir müdahalesi KGAÖ’ye üye devletlerin birine saldırı olarak yorumlanamayacağı için KGAÖ’nün olaya müdahalesi de söz konusu olamaz.

Örgüt hükümleri bağlamında yapılan bu yorum haklılık payı taşıyor, ama bu yoruma dayanarak görüş bildirenlerin gelecek öngörüsünün ne derece gerçekçi olduğu oldukça tartışmalı. Güney Osetya ve Abhazya sorununda kendi sınırları içerisinde yer almayan topraklara ulusal çıkarlarını öne çıkararak girmekten çekinmeyen Rusya’nın, böylesi bir durumda Ermenistan’a yardım etme adına müdahalede bulunup bulunmayacağı son derece belirsiz. Rusya, KGAÖ’nün hükümleri bunu gerektirmese bile durumu istediği şekilde yorumlayarak olası bir Azerbaycan-Ermenistan çatışmasında Ermenistan tarafında yer alarak müdahalede bulunabilir.

Sonuç olarak, umulur ki sorun diplomatik yollarla çözülebilsin. Ancak eski Sovyet coğrafyasında devletlerarasında “çözülmeyen tek etnik çatışma” olarak kalan bu sorunun sona erdirilmesi hiç de kolay görünmüyor.

M.Turgut Demirtepe / ANALİST

 
Mehmet Fatih OZTARSU tarafından yazıldı.    Cuma, 30 Eylül 2011 18:41    PDF Yazdır e-Posta
İsrail Krizinin Kafkasya’ya Yansımaları

Devamını oku...

Türkiye ile İsrail arasında yaşanan gerginlik son bir yıldır bölgedeki ittifak cephelerini de etkilemiş ve bugün yaşanan krizle yeni ittifak arayışlarının doğmasına sebep olmuştur. Mavi Marmara gönüllülerinin uğradığı akıbetle ilgili o dönem Azerbaycan ve Ermenistan medyası farklı yaklaşımlar sergilemiş, Ermenistan muhtemel bir İsrail işbirliği için açık kapı bırakarak Türkiye’nin konumu üzerinden açıklamalar yapmıştı.

Mavi Marmara’dan dolayı çeşitli insan hakları kuruluşları tarafından Azerbaycan’da şimdiye kadar en kapsamlı İsrail karşıtı gösteriler düzenlenmiş ve bunlar İsrail’in tutumunun sona ermesi çağrısında bulunmuşlardır. Bu gösterilerde İsrail karşıtlığı ile birlikte Türkiye lehine sloganlar atılmış, Türkiye’nin yalnız olmadığı dile getirilmişti. Azerbaycan medyasının Türkiye destekli haberleriyle kamuoyu aydınlatılmış ve daha önce İsrail’e karşı yapılmayan gösteriler son olaylar neticesinde gerçekleştirilmiştir.

Türkiye’nin ilişkilerini normalleştirmeyi hedeflediği Ermenistan’da ise konuyla ilgili farklı tutumlar sergilenmiştir. Meselenin Ermeni menfaatleri boyutuna değinilen açıklamalar, içerisinde pek çok çelişkiyi barındırmakla birlikte Ermenistan’ın Türkiye-İsrail krizinden ne şekilde karlı çıkabileceği tartışılmaktadır. Aynı tarihte bir Ermeni haber sitesine konuşan uzman Ruben Mehrabyan İsrail hücumunun asıl sebebinin İsrail’in güvenliğini sağlamak olduğunu ifade etmiştir. Mehrabyan olayı meselenin siyasi sonuçlarına yönelik olarak ise şöyle yorumlamıştır: “Unutmamalıyız ki Türkiye-İsrail ilişkileri hiç olmadığı kadar kötü bir duruma girmiştir. Bu İsrail’in sorunu değil, Türkiye’nin Orta Doğu’da canlandırmaya çalıştığı etkinin oluşturduğu bir sıkıntıdır.”

Armenianow haber sitesinde yer alan bir başka analizde ise bu meselenin 2009 itibariyle gelişen gerilimin bir sonucu olduğu, Türk dış politikasının bu tip fevri hareketlerle Ermenistan’la normalleştirilmesi hedeflenen ilişkilere de zarar verdiği ve Batı’nın Türk siyasetinden hoşnut olmadığı vurgulanmaktadır. Son dönemlerde İran’la işbirliğine giden Türkiye’nin içinde bulunduğu durum bir çıkmazdır. Uzmanlara göre Davos ile başlayan gerilim süreci meyvelerini vermektedir. Erivan Devlet Üniversitesi’nden Ruben Melkonyan’ın görüşüne göre ise yeni dönemde Knesset’te Ermeni soykırımı tanınabilir ve Yahudi lobileri bu konuda gerekli desteği sağlayabilir.

Azerbaycan Gerçeği ve Yeni Taktikler

İsrail ihtiyacı olan petrol ve doğalgazın yüzde otuzunu karşılayan Azerbaycan’la askeri ilişkilerini geliştirerek sürdürmektedir. İnsansız hava ve uzay araçlarının, uydu sistemlerinin, otomatik silahların satışı ve askeri teknoloji modernizasyonunun sağlanması devam etmektedir. Özellikle medyada yer alan haberlere göre, Şimon Peres’in 2009’da Azerbaycan’a gerçekleştirdiği ziyaretten sonra, insansız hava araçlarının üretimi için bir fabrikanın açılışı, 10 milyon dolarlık silah alımı ve TAR-21 otomatik silahların satışına yönelik anlaşma da yapılmıştır. Siyasi gelişmeler ne olursa olsun, bölgede devam eden işbirlikleri gerçeğini göz ardı etmemek gerektiğini bilen Ermeni lobisi bu işbirliğinden rahatsız olsa da, İsrail’in Ermenistan’a yönelik olumlu adımlar atacağını düşünmektedir.

Ermenistan tarafının yeni süreçle ilgili tahminleri ise şu şekilde oluşmaktadır : İsrail parlamentosu Türkiye ile gerilen ilişkiler sonrasında 1915’i soykırım olarak tanıyacaktır. Dünya genelinde faaliyet gösteren İsrail lobileri soykırım meselesi ile ilgili olarak yeni tutumlara sahip olacak ve Ermenistan’ın desteklenmesi sağlanacaktır. Mevcut süreçte Türkiye’de azınlıklara yönelik şiddet olayları artabilir. Özellikle Yahudi ve Ermeni azınlıklar Türkler tarafından tacize uğrayabilirler. 1955 sendromu yaşayan azınlıklar yeni olaylara hazırlıklı olmalıdır. Türkiye bölgede etkin güç olma çabalarını sürdürmeye devam ederse kısa vadede diğer komşularla da krizler yaşayacaktır, Değişen Ankara-Bakü-Tel Aviv savunma işbirliği ekseni yerine Erivan-Atina-Tel Aviv ekseni oluşabilir. Bu doğrultuda Serj Sarkisyan’ın Kıbrıs Rum Kesimi ve Yunanistan’a gerçekleştirdiği ziyaretlerde ana tema “Türkiye karşıtlığı” olarak vücut bulmuştur.

Bu tahminlere yönelik ümitleri artıran gelişmeler ise; İsrailli yetkililerin Erivan’a gerçekleştirdikleri ziyaretleri, İsrail basınında Ermeni meselesiyle ilgili olumlu yaklaşımlar, bazı İsrailli uzmanların 1915’e yönelik söylemleri ve Türkiye’yle yaşanan krizdir. Ancak İsrail’in hali hazırda daha kârlı işbirliklerini bırakıp, “soykırıma uğramış tek mağdur millet” anlayışından taviz vermeyeceği gerçeğini ele aldığımızda bu ülkenin 1915’e yönelik herhangi bir desteği muhtemel görünmemektedir. Aynı zamanda İran’a yönelik siyasetini açıkça gördüğümüz İsrail’in Azerbaycan’la askeri ve enerji alanında devam eden sıkı işbirliği bu ülkenin Karabağ konusundaki tavrını da belirlemektedir. Sadece Türkiye karşıtlığı ve Batı eksenine geçme düşüncesi doğrultusunda sağlanması planlanan İsrail–Yunanistan-Rum Kesimi işbirlikleri Ermenistan’ın bölgede yalnızlaşmasının önüne geçemeyecek ve reel siyaset bu ülkeyi, Filistin devletini tanıyacağını açıklayan Rusya’ya bağımlılıktan kurtaramayacaktır.

Mehmet Fatih ÖZTARSU / Haber 7

 
Nazım Cafersoy tarafından yazıldı.    Cuma, 30 Eylül 2011 17:26    PDF Yazdır e-Posta
Rusya`da “Beklenen Sürpriz”: 3. Putin Dönemi

Devamını oku...

24 Ekimde Rusya`da iktidar partisi Birleşik Rusya`nın parlamento seçimlerinde hazırlık anlamı taşıyan kurultayında son yıllar ülke tarihinin en büyük siyasi sorusu (“2012`de devlet başkanı kim olacak?”) cevabını bulmuş oldu. Her ne kadar son yıllarda bu sorunun cevabı ağırlıklı olarak “Vladimir Putin” gibi gözükse de, ister Rusya içinde isterse de dışında hiç de azımsanmayacak sayıda insan “Dmitri Medvedev” isminin de uygun cevap olabileceğine inanıyordu. Hatta Rusya`dakı bazı bürokratik dairelerde, muhalif çevrelerde ve yurtdışındaki uzmanlar arasında “Kremlindeki makam için Putin’le Medvedev arasında giderek dozu sertleşen bir iktidar mücadelesi olduğu” tezi de etkin görüştü. “Birleşik Rusya” kurultayı bu soruya iki cevap birden verdi: Putin yeniden devlet başkanı, Medvedev ise başbakan olacak. Böylece, Rusya`da 3. Putin döneminin siyasi kararı verildi ve artık önümüzdeki süreç bunun yasallaşması bakımından önem arz ediyor.

 

Bir kaç bölümden oluşacak bu yazıda öncelikle Rusya`nın son 12 yılına kendi damgasını vurmuş Vladimir Putin`i iktidara getiren koşullar, Putin iktidarının temel amaç ve uygulamaları ve Medvedev`in bu süreçte oynadığı rol değerlendirecektir. Ardından ise Putin`in yenden devlet başkanı olma kararı analiz edilecek, bu kararın içte ve dıştaki yankıları ortaya konacak. Son olarak, 3. Putin döneminin ülke içi, bölgesel ve küresel sistem için taşıdığı anlamlar ele alınacak ve bu bağlamda Rusya-Türkiye ve Rusya-Azerbaycan ilişkilerinin geleceği de değerlendirilecektir.

 

Yeltsin`in Mirası

 

1990’ların başında halkın ve seçkinlerin büyük umutlarıyla başlayan Yeltsin dönemi 1990’ların sonuna gelindiğinde ekonomiden iç politikaya, askeri yapıdan dış politikaya bütün alanlarda Rusya’nın sıkıntılarının daha da büyümesine neden olmuştu. Yeltsin döneminin iç ve dış politika alanındaki reform politikalarının önemli bazı sonuçları şu şekilde özetlenebilir.

 

Öncelikle, Rusya’nın yeniden yapılanması sürecinde özel önem arz eden ekonomi alanındaki politikalar 1998’de ekonomik krizle sonuçlandı. Yeltsin’in ülkeyi ekonomik krizden çıkarmak için yeni başbakan ve hükümet atamaları da içine düşülen ekonomik krizi çözmek yerine, daha da geniş bir alana yayarak siyasi istikrarsızlılara yol açtı ve sık-sık değişen hükümetler sorununu gündeme getirdi. Bir yandan sık-sık değişen hükümetler, öte yandan Çeçenistan başarısızlığı merkezi yönetimin normal işlevlerini yerine getirmesine büyük bir darbe vurarak, ülkedeki politik ve ekonomik içerikli merkezkaç eğilimleri güçlendirdi. Merkezi yönetimin bu durumu ülkenin ekonomik krizden çıkmasına katkı yapabilecek vergi toplama işlevini yürütmesini önemli ölçüde engelleyerek, ekonomik krizin daha da derinleşmesine yol açtı. Çeçenistan başarısızlığı Rus askeri gücünün kötü durumunu ortaya koyarak ülke içinde merkezi yönetimin otoritesini sarsarken, dışarıda, özellikle de BDT coğrafyasında Rus askeri gücünün etkisini zayıflattı.

 

Öte yandan, dış politika alanında da Yeltsin yönetimi ciddi sıkıntılarla karşı karşıya kalmıştı. 1990’ların başında büyük umutlarla “Batıya yaklaşma ve hatta onun bir parçası olma” yönelimi taşıyan politikalar, zaman içerisinde önemli değişimlere uğrayarak 1999’da Kosova sorunu nedeniyle Batıyla çatışmayı göze alacak boyutta ciddi bir krize neden oldu. Rus dış politikasının temel önceliği konumundaki BDT coğrafyasındaki güç dengeleri giderek daha büyük oranda Rusya’nın aleyhine değişmeye başladı. Rusya’nın bu coğrafyadaki etkinliğini sürdürmek amacıyla büyük önem verdiği BDT örgütü, kararlarının tamamına yakını uygulanmayan bir kuruma dönüştü. Mayıs 1999’da Rusya’yla ilişkilerde daha bağımsız hareket etmek ve Batıyla daha yakın ilişkiler geliştirmek isteyen Gürcistan, Ukrayna, Azerbaycan ve Moldova’nın GUAM adı altında bir araya geldiklerini ilan etmeleri Rusya’nın bu coğrafyadaki etkinliğini zayıflatan önemli bir gelişme oldu. Bu birlikteliğin, ABD’nin açık teşvik ve desteğiyle kurulması Rusya açısından daha da endişe verici bir duruma işaret ediyordu. Primakov doktrinine rağmen, Rusya’nın Orta Doğu bölgesinde (İran’la ilişkiler dışında) inisiyatifi büyük ölçüde ABD’ye kaptırması ve Çin’le ilişkilerin de küresel sistemde alternatif bir güç odağı oluşturma bakımından yeterli olamaması dış politikada öne çıkan diğer sıkıntılar oldu.

 

Özetle, ülkenin içine düştüğü ekonomik, politik, sosyal ve dış politika alanlarındaki sorunlar yönetimin sıkıntılarını daha da derinleştirerek Rusya’yı çok boyutlu bir krize sürükledi. Bu koşullarda Rusya’nın bir devlet olarak varlığını sürdürebilmesi ve bunun için gerekli yeni değişim politikaları yürütebilmesi, Rus seçkinler ve devlet bürokrasisi için en önemli hedef olarak önem kazanmağa başladı. Başkan Yeltsin halkın ve Rus seçkinlerin gözünde etkinliğini ve meşruiyetini büyük ölçüde kaybedince, ülkenin karşılaştığı sorunlar yeni bir ulusal lider arayışını gündeme getirdi. Bu bağlamda 9 Ağustos 1999’da Başbakanlık ve 31 Aralık 1999’da da vekâleten Başkanlık görevine getirilen Vladimir Putin, hızla ülkenin karşılaştığı sorunları çözebilecek yeni ulusal lider konumuna oturtuldu. Putin’in iktidara taşınması süreci 26 Mart 2000’de yapılan başkanlık seçimlerinde %52,94 oyla Rusya’nın seçimle gelen ikinci başkanı olmasıyla tamamlandı.

 

Devam edecek…..

 

Dr. Nazim CAFERSOY, Kafkasya Uluslararası İlişkiler ve Stratejik Araştırmalar Merkezi Analisti (QAFSAM-www.qafsam.org)

 
Hatem CABBARLI tarafından yazıldı.    Cuma, 30 Eylül 2011 17:25    PDF Yazdır e-Posta
Ermenistan İç Politikası: Sonbaharda Havalar Isınıyor

Devamını oku...

2011 yılı Eylül ayına kadar Ermenistan iç politikasında ciddi bir gelişme olmamıştır. Yaz mevsimine kadar muhalefet ve iktidar arasında ‘söz düellosu’ yaşanmış, muhalefet küçük çaplı miting ve gösteriler düzenleyerek Hükümete baskı uygulamaya çalışmıştır. Hükümet temsilcileri başta Ermeni Ulusal Harekatı (EUH) olmakla, muhalefet cephesi ile yedi rauntluk görüş teşkil etmiş, ancak ortak paydaya gelmek mümkün olmamıştır. Taraflar görüşmelerde:

 

-Ermenistan iç politikasını;

-İktidar ve muhalefet arasında kronikleşen problemleri;

-Siyasi tutukluların serbest bırakılmasını;

-Demokrasi ve ifade özgürlüğüne getirilen kısıtlamaların kaldırılmasını;

-Devlet makamlarında rüşvet ve yolsuzlukla mücadeleyi;

-Olağanüstü parlamento seçimlerinin yapılması

 

konularını müzakereye çıkarmıştı.

 

Hükümet olağanüstü parlamento seçimleri dışındaki bütün konuları müzakere edebileceğini bildirse de, muhalefet ısrarla olağanüstü parlamento seçiminin yapılmasını talep etmiştir.

 

Ermenistan’da iktidar-muhalefet diyalogunun ‘Siyah kıtada’ gerçekleşen ‘Beyaz devrim’ dalgasının genişlediği bir döneme tesadüf etmesini bazı analistler iktidarın rahatsız olmasından dolayı bu süreci başlattığı gibi değerlendirseler de, taraflar arasında diyalog sürecinin başlamasını sadece bu etken ile açıklamak yeterli değildir elbette. Ermenistan iktidarını muhalefetle diyaloga başlamaya mecbur eden ‘Beyaz devrim’ dalgası ile beraber, Avrupa Konseyi’nin baskıları olmuştur. Avrupa Konseyi Şubat 2008’de yapılan devlet başkanlığı seçimlerinden sonra 1 Mart olayları gibi hatırlanan olayların soruşturmasının bu güne kadar tamamlanmaması, gösterilerde sivil insanların ölümüne neden olan polis ve jandarmanın cezalandırılmaması iktidar-muhalefet ve iktidar-Avrupa Konseyi ilişkilerinde her zaman problem olmuştur.

 

Ermenistan muhalefeti iktidara karşı miting ve gösteriler düzenlese de, kitleyi harekete geçirecek ideolojiye sahip değildir. Yurtdışına göçün her yıl bir az daha artması, geri kalan vatandaşların ise sadece geçimini sağlamaya çalışması, muhalefet sıralarında genç ve dinamik liderlerin ortaya çıkmaması, on yıldır iktidarda temsil olunmamaları Ermenileri siyasi mücadeleye katılmaya ikna etmekte yetersiz kalmaktadır.

 

EUH lideri Levon Ter-Petrosyan Eylül ayında muhalefet-iktidar diyalogunun sonuçsuz kalmasından sonra ülkede ‘Anayasal Devrim’ yapılmasının zorunluluğunu vurgulamıştır. Ancak son zamanlarda Ermenistan iç politikasında yaşananlar dikkate alındığında, Petrosyan’ın oratorluk yeteneğinin bile kitleyi harekete geçireceğini iddia etmek mümkün değildir. Kitlenin yeniden tek vücut olarak iktidara karşı ayaklanması için uygun ortam henüz yetişmemiştir. Ancak buna rağmen sonbaharda Ermenistan muhalefeti yeniden miting ve gösterilere başlayarak iktidara baskı uygulayabilir. Bu durumda bile Ermenistan muhalefeti arasında birlik ve beraberlik sağlanmadan ve dış destek temin edilmeden Ermenistan’da iktidarın değişeceğini söylemek henüz oldukça erkendir. Ancak yine de, sonbaharda Ermenistan iç politikasında durumun ciddileşeceği ihtimali oldukça yüksektir.

 

Wiki Leaks’te Ermenistan iç politikası ile ilgili ABD Büyükelçisinin ülkesine yazdığı mektupların ortaya çıkması, Devlet Başkanı Serj Sarkisyan’ın normal seçimle iktidara gelmediğini ve muhalefetin iktidara karşı etkin mücadele edecek araç ve mekanizmalara sahip olmadığını göstermektedir.

 

Bölge basınında ABD’nin Arap coğrafyasında siyasi mühendislik projelerini tamamladıktan sonra Güney Kafkasya’ya yöneleceği hakkında çeşitli fikirler seslenmektedir. Gürcistan’ın ABD ile ilişkileri dikkate alındığında ABD’nin daha çok Ermenistan’da rejim değişikliğine gideceği vurgulanmaktadır. Elbette bu haberler henüz onaylanmasa da, bu tür senaryoların olmayacağını kesin olarak iddia etmek mümkün değildir.

 

Son zamanlarda Ermenistan iç politikasının dinamizmi değerlendirildiğinde, Rusya ve ABD’nin henüz iç politikaya müdahalesi hissedilmemektedir. Büyük bir ihtimalle her iki ülkenin siyasi analistleri buna ihtiyaç duymamaktadır. Ancak siyasi ihtirasların alevlendiği ve karşı durmanın kaçınılmaz olduğu bir dönemde Rusya ve ABD sürece müdahale edebilir.

 

Dr. Hatem Cabbarlı, Avrasya Güvenlik ve Strateji Araştırmalar Merkezi Başkanı

 
  • «
  •  Başlangıç 
  •  Önceki 
  •  1 
  •  2 
  •  3 
  •  4 
  •  5 
  •  6 
  •  7 
  •  8 
  •  9 
  •  10 
  •  Sonraki 
  •  Son 
  • »


Sayfa 1 / 36
Azerbaycan'ın İlk Sosyal Ağ Sitesi Burak BİLİCİ | Bilgisayar Mühendisi Türkiye'nin en özgür analiz merkezi. Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here

Your are currently browsing this site with Internet Explorer 6 (IE6).

Your current web browser must be updated to version 7 of Internet Explorer (IE7) to take advantage of all of template's capabilities.

Why should I upgrade to Internet Explorer 7? Microsoft has redesigned Internet Explorer from the ground up, with better security, new capabilities, and a whole new interface. Many changes resulted from the feedback of millions of users who tested prerelease versions of the new browser. The most compelling reason to upgrade is the improved security. The Internet of today is not the Internet of five years ago. There are dangers that simply didn't exist back in 2001, when Internet Explorer 6 was released to the world. Internet Explorer 7 makes surfing the web fundamentally safer by offering greater protection against viruses, spyware, and other online risks.

Get free downloads for Internet Explorer 7, including recommended updates as they become available. To download Internet Explorer 7 in the language of your choice, please visit the Internet Explorer 7 worldwide page.