Enerji ve Enerji Güvenliği
Göktürk TÜYSÜZOĞLU tarafından yazıldı.    Cuma, 30 Eylül 2011 17:34    PDF Yazdır e-Posta
Doğu Akdeniz’de Sondaj Krizi

Devamını oku...

Türk Dış Politikası’nın en uzun soluklu problemi olarak görülebilecek Kıbrıs konusunda bugünlerde yine büyük çaplı bir hareketlilik yaşanmaktadır. Bu hareketlilik, alışılageldiği gibi Kıbrıslı Rumların atağa kalkması ve Türkiye’nin bu atağa cevap verebilme çabası şeklinde cereyan etmektedir. Ne var ki, bu kez sorunun özüne ilişkin yapısal bir değişiklik söz konusudur. Zira Kıbrıslı Rumlar sorunun kapsamını genişletmekte ve sorunu adadan deniz alanına doğru yaymaktadırlar. Bu durum, mevcut şartlar içerisinde zaten yüksek olan siyasal ve askeri çatışma riskinin daha da artmasına yol açabilecek bir görünümün oluşmasına yol açabilecektir. Üstelik Kıbrıslı Rumların bu kez konjonktürü çok yakından takip ettiğini ve Türkiye ile ilişkiler konusunda tarihinin en kötü dönemini yaşayan İsrail’i de yanına çekmeyi başardığını görüyoruz. İsrail’in yanı sıra, her zaman olduğu gibi Yunanistan ve Rusya da Kıbrıslı Rumların yanında yer almaktadır. ABD ise sondaj krizinin tam ortasında bulunan Noble Energy adlı şirket üzerinden sorunun taraflarından biri haline getirilmeye çalışılmaktadır.

 

Kıbrıs, Türk Dış Politikası’ndaki değişimin merkez üssü haline getirilmeye çalışılmış bir coğrafyaya işaret etmektedir. Zira Ahmet Davutoğlu’nun Stratejik Derinlik adlı eserinde üzerinde durduğu, komşularla sorunların en aza indirgenebilmesi şeklindeki dış politika yaklaşımı ilk kez Kıbrıs Sorunu’nun çözülebilmesi noktasında kullanılmaya çalışılmıştır. Ne var ki, bu değişimin bir sonucu olarak ortaya konmuş olan Annan Planı Kıbrıslı Rumlar tarafından reddedilince, Kıbrıs Sorunu’nda çözümsüzlüğü isteyen tarafın kim olduğu net bir şekilde ortaya konmuştur. Annan Planı’nın reddi sonrası Kıbrıslı Rumların, Kıbrıs Cumhuriyeti adı altında adanın tümünü temsil eden meşru bir yönetim olarak AB’ye üye yapılması, Türk Hükümeti tarafından, çözümsüzlüğün bir çözüm olduğunu düşünen Rumların ödüllendirilmesi şeklinde görülmüş ve Türkiye’nin Kıbrıs Sorunu’nun çözüme kavuşturulmasına ilişkin açılım stratejisine de ciddi bir darbe vurmuştur. Üstelik aynı sorun 2005’ten bu yana AB ile üyelik müzakereleri yürütmekte olan Türkiye’nin karşısına çıkarılmış ve artık AB üyesi olan Kıbrıslı Rumların istekleri doğrultusunda Kıbrıs Sorunu’nun çözümlenebilmesi stratejisi ortaya konmuştur. Türkiye’nin, devlet olarak tanımadığı Güney Kıbrıs’ı, AB üyesi bir devlet olarak da tanımayı reddetmesi ve limanları ile havaalanlarını Kıbrıslı Rumlara açmaması, üyelik müzakerelerinin durmasına yol açmasının yanı sıra Kıbrıs Sorunu’nun çözümü yönündeki iradeyi de baltalamıştır. Yine de, Rumların Doğu Akdeniz’de sondaj krizini ortaya çıkarmaları esnasında, BM Genel Sekreteri’nin gözetiminde, Kıbrıs’taki taraflar arasında çözüme yönelik müzakereler devam etmekteydi. Hatta BM yetkililerinin bu görüşmelerden umutlu olduğuna dair açıklamalar da hemen her gün basına yansımaktaydı.

 

Doğu Akdeniz’de ortaya çıkan sondaj krizinin aslını, fiili olarak olmasa da resmi olarak Kıbrıs Cumhuriyeti adıyla adanın tamamını temsil eden Kıbrıslı Rumların, bir süre önce adanın 185 km. güneyinde Afrodit adı verilen bölgede zengin doğalgaz kaynaklarının olduğunu tespit etmesi ve bu bölgeyi kendi münhasır ekonomik bölgesi içerisinde görerek sondaj çalışmalarına başlamak üzere Noble Energy adlı Amerikan sermayeli bir şirketle anlaşması teşkil etmektedir. Kıbrıslı Rumlar, bu bölgeye ilişkin sondaj çalışmalarına başlamadan önce Mısır, Lübnan ve İsrail ile münhasır ekonomik bölgelerin tespit edilebilmesine yönelik antlaşmalar da yapmış ve özellikle İsrail ile sondaj konusunda beraber hareket etmeye karar vermişlerdir. Bu çerçevede Kıbrıslı Rumların anlaştığı Noble adlı Amerikan şirketi ile İsrail menşeli Delek Şirketi, iki ülkenin ilan ettikleri münhasır ekonomik bölgeleri üzerinde ortaklaşa olarak çalışmalara başlamışlardır.

 

 

 

Türkiye ise, Kıbrıslı Rumların, Kıbrıs’ın tek hakimi gibi hareket ederek adanın güneyindeki doğalgaz yataklarına ilişkin sondaj çalışması başlatmasının karşısında yer almaktadır. Türkiye’nin itirazlarının temelinde, Kıbrıslı Rumların adanın tamamını temsil etmemesi ve adanın güneyindeki doğalgaz yatakları üzerinde Kıbrıslı Türklerin de payının bulunması yatmaktadır. Zira Kıbrıs Cumhuriyeti resmi adıyla tanınan Güney Kıbrıs Rum Kesimi, sondaj çalışmaları sonucunda ortaya çıkarılacak doğalgazdan sağlanan gelirden Kıbrıslı Türklere hakkı olan payı vermeyi düşünmemektedir. Bunun yanı sıra Türkiye, KKTC’nin de münhasır ekonomik bölge ilan ederek Doğu Akdeniz’de sondaj çalışması yapma hakkının bulunduğunu belirtmektedir. KKTC, Türkiye dışında hiçbir ülke tarafından tanınmadığı için münhasır ekonomik bölge ilan etme hakkına sahip görülmemekte, Kıbrıslı Rumların yaptığına benzer bir sondaj çalışması yapamamakta, bu yönde uluslararası şirketler ile görüşmeler yürütememektedir. Başta Kıbrıslı Rumlar olmak üzere AB, İsrail, Rusya ve hatta ABD gibi aktörlerin yaptıkları siyasal ve ekonomik baskılar, uluslararası enerji şirketlerini KKTC ile birlikte hareket etmekten alıkoymaktadır. Türkiye, Doğu Akdeniz’de en uzun kıyı şeridine sahip ülkenin kendisi olduğunu da belirterek, Güney Kıbrıs ve İsrail’in giriştiği sondaj çalışmalarının bölgedeki Türk çıkarlarına da aykırı olduğunu kaydetmekte ve müdahale etme hakkını saklı tuttuğunu belirtmektedir.

 

Aslında bu sorunun belli bir süreç içerisinde olgunlaştığı söylenebilir. Nitekim Kıbrıslı Rumlar, 2009 yılından bu yana Doğu Akdeniz’de ilan ettikleri münhasır ekonomik bölgede sondaj çalışması yürüteceklerini belirtmekteydiler. Bu yönde Mısır, Lübnan ve İsrail ile yapılan antlaşmalar Türk Basını’nda fazlaca yer kaplamamış olsa da, Türk Dışişleri’nin tepkisini çekmişti. Türkiye’nin bu noktadaki en önemli eksiği, Ortadoğu’da artan etkinliğini kullanarak Mısır ve Lübnan gibi ülkeler nezdinde Kıbrıslı Rumların münhasır ekonomik bölge tespitine ilişkin girişimlerini önleyememektir. Yine Türkiye de, tıpkı Rumların yaptığı gibi Doğu Akdeniz’de münhasır ekonomik bölge tespitine giderek ve KKTC ile kıta sahanlığı antlaşması yaparak doğalgaz sondajına ilişkin çalışmalara başlayabilir, sorunun ayyuka çıkmasının ardından bölgeye gönderilen Piri Reis adlı sismik araştırma gemisini çok daha önceden bölgeye göndererek Rumlara gözdağı verebilirdi. Ne var ki, Türkiye sorunların çözülebilmesi noktasında sorumlu bir anlayış gösterdiği için, Kıbrıs ekseninde gerginliğin daha da artmasına yol açacak ve taraflar arasındaki uzaklığı daha da arttıracak eylemlerde bulunmaktan kaçınmıştır. Türkiye, Kıbrıslı Rumların aksine, Kıbrıs Sorunu’nun çözümünü arzuladığı ve Kıbrıs Sorunu çözülmeden Doğu Akdeniz’de paylaşım mücadelesine girişmenin gerginliği ve çatışmayı beraberinde getireceğini bildiği için Kıbrıs ve Doğu Akdeniz ekseninde paylaşım mücadelesine girişmemiştir.

 

Kıbrıslı Rumların, Doğu Akdeniz’de sondaj ekseninde ortaya koydukları çatışmacı tavrın arkasında başka unsurlar yatmaktadır. Bilindiği gibi Kıbrıs Sorunu’na çözüm bulabilmek için, BM Genel Sekreteri’nin gözetiminde Kıbrıslı Rum lider Dimitris Hristofyas ile KKTC Cumhurbaşkanı Derviş Eroğlu arasında müzakereler devam etmektedir. Müzakerelerin başlangıcı esnasında adadaki taraflar arasındaki görüşmelerde Ekim 2011’e kadar sonuç alınamaması halinde BM Genel Sekreteri’nin devreye gireceği ve 2012 yılı başı itibarıyla sorunun çözülmesini sağlayacak bir planı taraflara sunacağı ifade edilmişti. Gelinen noktada herhangi bir anlaşmanın sağlanamadığını ve BM Genel Sekreteri’nin devreye girmek üzere olduğunu görüyoruz. Ancak Kıbrıslı Rumlar, BM Genel Sekreteri’nin devreye girmesini ve sorunun BM ekseninde çözülmesini istemedikleri için, çözümü ertelemeye ve dikkatleri başka noktalara çekme çabası içerisine girmişlerdir. Doğu Akdeniz’de gerginliği arttırmak bu işlevi görebilecektir. Rumların hedefi, 2012 Temmuz’una kadar oyalama taktiği izlemek ve AB Dönem Başkanı olacakları bu tarihten itibaren Türkiye’yi AB aracılığıyla zorlamaktır. Bunun yanı sıra Kıbrıs Rum Kesimi’nin ekonomik anlamda ciddi bir kriz içerisine girdiğini ve özellikle Yunanistan’daki krizin adaya da yansımasından çekindiğini görüyoruz. Temmuz 2011’de donanma üssünde yaşanan patlama sonrası ortaya çıkan altyapı harcamaları Rum halkının belini bükme potansiyeline sahiptir. İşte bu noktada doğalgaz kaynaklarından elde edilecek gelir Kıbrıslı Rumların sondaj çalışmalarına olan ilgisini ve desteğini arttırmaktadır. Güney Kıbrıs Hükümeti, sondaj çalışmalarına başlarken halkın ekonomik sıkıntılara olan tepkisini dindirmeyi ve dış politika silahını kullanarak ulusal bütünlüğü sağlamayı da hedeflemiştir. Türkiye ile İsrail arasında gerginleşen ilişkilerden yararlanarak, İsrail ile işbirliği yapabilmek ve Doğu Akdeniz’de Güney Kıbrıs-İsrail-Yunanistan İttifakı’nı kurabilmek de Rumların hedefleri arasındadır. Zira aynı çabayı ve isteği İsrail tarafında da görüyoruz. Nitekim İsrail Dışişleri Bakanı Lieberman, kendileriyle diplomatik ilişkiyi en alt düzeye indiren Türkiye’yi başta PKK ve Kıbrıs Sorunu olmak üzere çeşitli alanlarda sıkıntıya sokacaklarını bir süre önce dillendirmişti. Güney Kıbrıs-İsrail İşbirliği böyle bir çabanın ürünü olarak da görülebilir.

 

Doğu Akdeniz’deki gerginliğin artmasının İsrail ve Kıbrıslı Rumlar dışında hiç kimsenin işine gelmeyeceği ortadadır. Arap Baharı dalgası nedeniyle zaten oldukça hareketli olan bölgede Türkiye’nin de içerisinde yer alacağı bir çatışmanın bölgeyi ateş çemberine alacağı da görülebilmektedir. Bu nedenle başta ABD olmak üzere, Kıbrıslı Rumların geleneksel temsilcisi Rusya ve Kıbrıslı Rumları 2004’te birlik içerisine alarak sorunun tarafı haline gelen AB’nin sorunun çözülebilmesi ve gerginliğin azaltılabilmesi noktasında harekete geçmeleri gerekmektedir. Nitekim Başbakan Erdoğan da bu gerekliliği BM’de yaptığı konuşma esnasında açıkça vurgulamıştır. Sondaj krizinin çözümü noktasında üzerinde durulması gereken iki çözüm önerisi bulunmaktadır. Bunlardan birincisi, Rumların yapacağı sondaj neticesinde çıkarılacak doğalgazdan Türk tarafına da eşit bir pay verilebilmesidir. İkinci çözüm önerisi ise, Türkiye’nin KKTC ile yaptığı kıta sahanlığı antlaşmasının tüm dünya ve Rumlar tarafından kabul edilmesi ve Doğu Akdeniz’de Türkiye-KKTC ortaklığındaki sondaj çalışmalarına uluslararası enerji şirketlerinin katılımına izin verilmesidir. Kuşkusuz her iki tercihin de Kıbrıs Sorunu’nun çözümü noktasında sürecin ne yöne ilerleyeceğine ilişkin simgesel bir değeri olacaktır.

 

 

 

Göktürk TÜYSÜZOĞLU

 

Giresun Üniversitesi İİBF

 

Uluslararası İlişkiler Bölümü Araştırma Görevlisi

Son Güncelleme ( Pazartesi, 03 Ekim 2011 04:58 )
 
Araz ASLANLI tarafından yazıldı.    Salı, 02 Ağustos 2011 08:09    PDF Yazdır e-Posta
BTC-ye Giden Yol

Devamını oku...

13 Temmuz tarihinin BTC-nin açılışının 5 yıldönümü olması vesilesiyle başlattığımız yazı dizisinin ilk 3 makalesinde dönemin iç ve dış şartlarını, bu arada özellikle Azerbaycan`ın kendi petrolünü kendisinin üretmesi ve ihraç etmesi konusunun ne kadar zor olduğunu anlatmaya çalıştık.

 

BTC açısından en önemli süreç Azerbaycan`ın ihraç stratejisinin nasıl olacağı ve belirleyeceği stratejiyi uygulama olanağına sahip olup olmayacağı hususlarıydı. 20 Eylül 1994’te imzalanan anlaşmada (Asrın Anlaşması`nda), Azerbaycan, 2010 yılına kadar 60-70 milyon ton arasında petrol üretme kapasitesine ulaşacağı öngörülmekteydi.

 

O dönemlerde ülke içinde yıllık yaklaşık 10 milyon ton petrol tüketilmektedir. Böylece ihraç edilecek petrolün miktarı yaklaşık 50-60 milyon ton olacağı tahmin ediliyordu.

 

Buna bir de Kazakistan petrolü ve Türkmenistan doğal gazının her yıl daha da artan üretimi eklendiğinde asıl sorun o zaman ortaya çıkıyordu: Azerbaycan, Kazakistan petrolünün ve Türkmenistan (hatta Azerbaycan) doğal gazının dünya pazarına nasıl taşınacağı sorunu...

 

Tartışmalar daha çok petrol üretiminin paylaşılması değil, üretilen petrolün hangi yolla ya da yollarla dünya pazarlarına ulaştırılacağı konusundaydı. Petrol boru hattının ekonomik olmaktan daha çok politik bir konu olması, sorunun çözümünü daha da güçleştirmekteydi.

 

Azerbaycan petrollerinin dünya gündemine girdiği günlerde, petrolün taşınması için 7-8 güzergah gündeme gelmesine karşın bunlardan ilk başta yalnızca beş tanesi resmi olarak görüşülmüştür:

 

1) Kuzey hattı: Bakü-Novorossiysk;

 

2) Batı hattı: Bakü-Supsa;

 

3) Güney hattı: Bakü-İran;

 

4) Doğu hattı: Afganistan ve Pakistan üzerinden geçen hat;

 

5) Güney-Batı hattı: Bakü-Ceyhan.

 

Bunlardan ikisi Bakü-İran ve Bakü-Pakistan hatları gündeme geldikleri ilk günden itibaren büyük tepki toplamıştır. Bakü-İran hattı ile Azerbaycan petrolünün İran üzerinden Basra Körfezi’ne ve oradan da tankerlerle dünya piyasalarına sevki mümkündür. Ancak bu öneriye neredeyse tüm önemli güçler karşı çıkmıştır. Özellikle ABD, İran’a böyle bir koz verilmesinden fevkalade büyük endişe duymuştur. Bakü-Pakistan hattının ise Afganistan’dan geçecek olan kısmının güvenlik sorunları taşıması nedeniyle bu iki hattın gerçekleşme şansı olmamıştır. AIOC ve Azerbaycan yönetimi arasındaki görüşmeler sonucunda, petrolün taşınması için öngörülen güzergah sayısı Bakü-Novorossiysk, Bakü-Supsa ve Bakü-Ceyhan olarak 3’e indirilmiştir.

 

Son olarak 9 Ekim 1995’te Bakü’de erken üretim petrolünün uluslararası piyasalara taşınması için Bakü-Novorossiysk ve Bakü-Supsa güzergahları belirlenmiştir. 18 Ocak 1996 tarihinde Moskova’da Kuzey boru hattına yönelik, 8 Mart 1996 tarihinde Tiflis’te ise Batı boru hattına ilişkin anlaşmalar imzalanmıştır. Erken petrol boru hattı konusunda tek bir hat yeterli olabilecekken, Azerbaycan kendi stratejik hedefleri doğrultusunda, 1995’te Kuzey ve Batı istikametinde olmak üzere iki boru hattının da işletilmesine karar vermiştir. Bunu, Haydar Aliyev zamanından beri Rusya karşısında izlenen denge politikası kapsamında değerlendirmek gerekir.

 

Bu önemli seçenekleri sırayla değerlendirerek her birinin artılarına ve eksikliklerine dikkat etmeye çalışalım.

 

a) Bakü-Novorossiysk: Kuzey Boru Hattı

 

Sovyetler Birliği döneminde mevcut olan ve küçük çaplı bir bakım ile kullanılabilir hale getirilebilecek durumda bulunan bu boru hattı, Bakü’den Azerbaycan sınırına kadar 224 km ve toplamda 1411 km uzunluğunda olup, yıllık 5,75 milyon ton taşıma kapasitesine sahiptir.

 

Bakü-Novorossiysk hattı, Çeçenistan Özerk Cumhuriyeti başkenti Grozni (Coharkale) üzerinden de geçmekte ve Rusya’nın Karadeniz kıyısındaki Novorossiysk Limanı’na ulaşmaktadır.

 

Bu hattın erken üretim güzergahlarından birisi olarak seçilmesinin ardından Batılı standartlara ulaştırılabilmesi için bakım, onarım ve modernleştirme çalışmaları başlatılmış ve 50 milyon dolar harcanarak işler hale getirilmiştir.

 

Daha sonra bu hattın güvenliği, onarım, taşıma ücretleri vb. konuları kapsayan Azerbaycan, Rusya ve Çeçenistan arasında Bakü-Grozni-Tihoretsk-Novorossiysk boru hattına ilişkin üç taraflı sözleşme imzalanmıştır. 12 Kasım 1997’de Bakü’den gönderilen erken üretimin ilk petrolü, Aralık 1997 içinde Novorossiysk Limanına ulaşmıştır. Limana ulaşan petrol buradan tankerlerle Boğazlardan geçirilerek Akdeniz’e ve oradan da dünya pazarlarına çıkarılmaktadır.

 

Bu hattın erken üretim hatlarından birisi olarak tercih edilmesinde, Rusya’nın çok ısrarcı davranması ve Batılı devletlerin RF’in fazla sorun çıkarmasını istememeleri önemli rol oynamıştır. Ama bu hatta yeşil ışık yakılarak, buna paralel, bu hatta alternatif olan Batı hattı (Bakü-Supsa) projesinin gerçekleştirilmesine de karar verilmesi sağlanmıştır.

 

Devam edecek…

 

http://www.1news.com.tr/yazarlar/20110801021637216.html

 
Araz ASLANLI tarafından yazıldı.    Cuma, 22 Temmuz 2011 13:09    PDF Yazdır e-Posta
Asrın Projesinin tamamlanmasının üzerinden 5 yıl geçti - 2

Devamını oku...

Aliyev, iktidarının ilk günlerinde, Rus yanlısı görünmüş ve bu durum özellikle Türkiye’de ciddi endişelere neden olmuştur.Fakat daha sonra geliştirilen projeler, ilk günlerde Moskova’nın hoşuna giden kararların özünde, Aliyev’in, denge siyaseti gereği Rusya’yı karşısına almamak ve gelecekte uygulayacağı temel politikalar için ilk şart olan siyasi geleceğini sağlama almak amacını güttüğünü kanıtlamıştır.

 

Haydar Aliyev göreve gelir gelmez, 25 Haziran 1993’te Hazar Denizi’nin Azerbaycan sektöründe petrol üretilmesi konusunda SOCAR’ın Batılı petrol şirketleri ile yaptığı görüşmelere ara verilmesi ve Azerbaycan petrolünün Türkiye üzerinden Akdeniz’e indirilmesini hedefleyen boru hattı projesi kapsamındaki çalışmaların iptal edilmesi talimatını vermiştir. Ardından 1993 Sonbaharı’nda Rusya yetkilileri ile petrol görüşmelerine başlamış, 23 Ekim 1993’te iki ülke yönetimleri arasında yapılan anlaşma ile Rus şirketi LUKoil’e Hazar’ın Azerbaycan sektöründe petrol çalışmaları yapma hakkı verilmiştir. Yürütülen “yakınlaşma” politikası sonucu, 1994 başında Rusya Başbakanı Çernomırdin, Azerbaycan’ın Batılı şirketlerle anlaşma yapmasına itiraz etmediklerini bildirmiştir. Kısa zamanda uygulanan bu politikalar, Azerbaycan’ın tam anlamıyla Rus yörüngesine girdiği izlenimi verse de, atılan adımlar, deneyimli devlet adamı Haydar Aliyev’in, ilk zamanlarda Rusya’yı karşısına almak istemeyişinden kaynaklanmıştır. Aliyev’in ilk resmi ziyaretini Moskova’ya yapmasını ve Eylül 1993’te Bağımsız Devletler Topluluğu Devlet Başkanlarının Moskova toplantısında, Azerbaycan’ı BDT’ye üye yapan imzayı atmasını bunun kanıtı olarak göstermek mümkündür. 4 Şubat 1994’te ise, SOCAR, Rus şirketi LUKoil’in Azerbaycan hissesinden % 10 pay alacağını konsorsiyum ortaklarına resmen açıklamıştır.

 

Bakü, İstanbul ve Houston şehirlerinde devam eden görüşmelerde konsorsiyuma Rusya da dahil edilerek anlaşma yeniden düzenlenmiş ve SOCAR’ payından % 10’luk hisse LUKoil’e devredilmiştir. Yaklaşık üç yıl süren görüşmeler sonucunda, nihayet 20 Eylül 1994’te, Bakü’deki Gülüstan Sarayı’nda SOCAR ile AIOC (Azerbaycan Uluslararası Operasyon Şirketi - Azerbaijan International Operating Company) arasında “Asrın Anlaşması” veya “Mega Proje” olarak adlandırılan “Hazar Denizi’nin Azerbaycan Sektöründe Yer Alan Azeri, Çırag ve Güneşli Yataklarında Petrolün Ortak İşlenmesine ve Pay Bölüşümüne İlişkin Anlaşma” imzalanarak ilgili bölgelerde petrol arama ve çıkarma yetkisi AIOC’ye verilmiştir.

 

Toplam yatırım bedeli 8 milyar dolara ulaşan bu proje kapsamında toplam üretilebilir petrol rezervlerinin 540 milyon ton, doğal gaz rezervlerinin ise 90 milyar m3 olduğu tahmin edilmektedir. Anlaşma 30 yıl yürürlükte kalacaktır. Sözkonusu dönem boyunca 511 milyon ton petrol çıkarılacaktır. 258 milyon ton petrol ve petrolle birlikte çıkarılan 55 milyar m3 doğal gaz Azerbaycan’ın olacaktır. Azerbaycan’ın elde edeceği gelirin dönemin bugünküne oranla oldukça düşük petrol fiyatlarıyla dahi 34 milyar doları bulacağı tahmin edilmekteydi. Daha önce SOCAR’ın payı % 30 olarak belirlense de, % 10’luk hissenin LUKoil’e devredilmesiyle bu pay % 20’ye inmiştir. Ayrıca, SOCAR, % 20’lik payından % 5’ini İran’a vermek istese de, başta ABD’li petrol şirketleri olmak üzere diğer Batılı petrol şirketlerinin karşı çıkması sonucu bu devir gerçekleşmemiştir. Bunun ardından, Nisan 1995’te SOCAR kendi payından % 5’lik bir bölümü Amerikan Exxon şirketine, aynı tarihte % 5’lik bir hisseyi de TPAO’ya devretmiştir. Böylece, TPAO’nun projedeki toplam payı % 6,75’e ulaşmıştır.

 

Konsorsiyumda yer almayan Japonya da daha sonra Konsorsiyuma dahil olmuştur. Japonya’nın “Itochu” şirketi tüm paylarını satan “McDermott International”dan % 2,45 pay elde ederek “Azeri-Çırak-Güneşli” Konsorsiyumu’na katılmış, ardından da AMOCO’nun sattığı % 5’lik hissenin % 1,5’ini alarak toplam payını % 3,9’a çıkarmıştır. AMOCO’nun sattığı paylardan % 3’ü Exxon ve % 5’i ise Unocal tarafından satın alınmıştır.

 

Bu değişiklikler sonucunda konsorsiyumdaki paylar şu şekilde bölünmüştür. ABD’den AMOCO - % 17,01, Unocal - % 10,04, Exxon - % 8,00, Penzoil - % 4,81; İngiltere’den BP - % 17,12, Ramco - % 2,08, Rusya’dan LUKoil - % 10; Azerbaycan’dan SOCAR - % 10; Norveç’ten Statoil - % 8,56; Türkiye’den TPAO - % 6,75, Japonya’dan Itochu - % 3,92 ve Suudi Arabistan’dan Delta - % 1,68. Böylece, Konsorsiyum’da SOCAR’la birlikte 7 ülkeden toplam 11 petrol şirketi yer almıştır.

 

Araz Aslanlı

 

http://www.1news.com.tr/yazarlar/20110721065035342.html

 
Araz ASLANLI tarafından yazıldı.    Cumartesi, 16 Temmuz 2011 08:29    PDF Yazdır e-Posta
Asrın Projesinin tamamlanmasının üzerinden 5 yıl geçti

Devamını oku...

5 yıl önce, 13 Temmuz 2006’da, Bakü-Tiflis-Ceyhan (BTC) Ana İhraç Boru Hattı’nın (AİBH) son durağı olan Ceyhan’daki Haydar Aliyev Petrol Terminali’nin resmi açılış töreni gerçekleştirildi.Azerbaycan Devlet Başkanı İlham Aliyev`ın, dönemin Türkiye Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer`in, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan`ın, Gürcistan Devlet Başkanı Mihail Saakaşvili`nin ve çok sayıda diğer devletten üst düzey yetkili katıldığı tören “Türkiye tarihinin en büyük töreni” olarak nitelendirilmişti.

 

BTC faaliyete geçtikten sonra bölgesel ve küresel bazda önemli gelişmeler yaşandı. Bakü-Tiflis-Erzurum doğalgaz hattı projesi tamamlandı, Bakü-Tiflis-Kars demiryolu hattı projesine ilişkin çok ciddi adımlar atıldı. Bölgeye ilişkin küresel rekabet bir ısındı, bir soğudu. Kafkasya BTC`yi de etkileyen Ağustos 2008 olaylarını (Rusya-Gürcistan savaşını) yaşadı. NABUCCO projesine ilişkin önemli adımlar atıldı. Ama bunların hiçbirisi, hatta hepsinin toplamı bile henüz BTC`nin yakaladığı başarıyı gölgede bırakmaya yetmedi. BTC ekonomik, siyasal, genel olarak stratejik ve hatta önemli ölçüde askeri boyutlarıyla bir devrim niteliğini korumaya devam ediyor.

 

Peki, BTC nasıl ortaya çıkmıştı? Projenin gerçekleşmesi için kimler nelere katlanmış, hangi sorumluluklar üstlenmiş, hangi cesaretli kararlara imza atmıştı?

 

1991 yılında bağımsızlığına yeniden kavuşan Azerbaycan, sahip olduğu zengin petrol kaynaklarının işletilmesi konusunda ilerlemeler kaydetmek için çalışmalar yapmıştır. Fakat, kaynakların geliştirilip araştırılması için gerekli fonların yetersizliği hatta yokluğu nedeniyle Azerbaycan yönetimi, projelerin gerçekleştirilmesi amacıyla Batılı yatırımcıları ülkeye çekmeyi kararlaştırmıştır. 1991 yılının sonlarına doğru, dönemin Ayaz Mütellibov başkanlığındaki yönetimi, enerji projelerini ihaleye açmıştır. BP, Statoil, AMOCO, Unocal ve diğer şirketler bu ihaleye katılmıştır.

 

Azerbaycan’da bağımsızlık hareketinin lideri Ebülfeyz Elçibey’in iktidara gelişiyle birlikte Batılı petrol şirketleriyle görüşmeler yeniden hız kazanmıştır. Elçibey, ülke bağımsızlığının korunabilmesi için ekonomik bağımsızlık kazanılmasının en önemli şart olduğunu düşünmekteydi. Bu düşüncenin somut yansıması olarak, Eylül 1992’de Azerineft ve Azneftkimya adlı iki devlet şirketi birleştirilerek, Azerbaycan Cumhuriyeti Devlet Petrol Şirketi (State Oil Company Azerbaijan Republic - SOCAR) kurulmuştur. Kuruluşundan günümüze kadar SOCAR, karada, kıyıda ve denizde petrol arama ve üretim ile ilgili tüm faaliyetlerden tek başına sorumlu devlet kuruluşu olarak faaliyet göstermiş ve ülkenin siyasi yapısının şekil alışındada da her zaman çok belirleyici bir konuma sahip olmuştur.

 

Elçibey, iktidarı döneminde birbiri ardına çeşitli Batılı petrol şirketleriyle Azeri, Çırag, Şahdağ, ve Güneşli yataklarında petrol araştırmalarının yürütülmesi ve üretilmesi konusunda ön anlaşmalar imzalanmıştır. Ayrıca, SOCAR’ın, Amerikan Pennzoil Exploration and Production Company, Pennzoil Caspian Corpaoration ve İskoç Ramco Energy şirketleri ile yaptığı görüşmeler sonucunda, 1 Ekim 1992’de Güneşli ve Neft Daşları yataklarında doğal gaz üretilmesi konusunda da bir anlaşma imzalanmıştır. Bu gelişmeler sonucunda, 2 Kasım 1992’de, Elçibey yönetimi ile BP liderliğindeki Azerbaycan Uluslararası Operasyon Şirketi (Azerbaijan International Operating Company – AIOC ) arasında, petrol alanlarının geliştirilmesi amacıyla, SOCAR’ın % 30’luk payla yer aldığı bir anlaşma yapılmıştır. Bu anlaşmada diğer yabancı petrol şirketleri ile beraber Türkiye’nin TPAO şirketi de konsorsiyum üyesi olarak Azerbaycan petrolünden pay alma konusunda SOCAR’la resmi anlaşma imzalamıştır. Anlaşmalar gereğince görüşmelerin Haziran 1993’de Londra’da devam etmesi kararlaştırılmıştır.

 

Olayların gelişimi, Azerbaycan’ın yakın komşuları İran ve Rusya tarafından da çok yakından takip edilmekteydi. 1991’den bu yana devam eden görüşmelere İran ve Rus ulusal petrol şirketleri de katılmak arzusundaydılar. Bu iki devletin petrol şirketlerinden temsilciler defalarca mevcut konsorsiyuma katılmak istediklerini ifade etmişlerse de, Elçibey yönetimi her defasında bu tip önerileri geri çevirmiştir.

 

Konsorsiyuma Rusy çıkarlarını temsil eden LUKoil petrol şirketinin alınmaması da, Rusya’nın Azerbaycan’a uyguladığı baskının giderek artmasına neden olmuştur. Nitekim, Rusya’nın askeri ve İran’ın ekonomik yardımıyla Ermenistan’ın art arda Azerbaycan topraklarını işgal etmesi, bu arada Albay Suret Hüseynov liderliğinde yönetime karşı darbe girişiminin başlaması, Elçibey yönetimini çok zor durumda bırakmıştır.

 

Olayların daha da tehlikeli boyutlara ulaşmaması için Devlet Başkanı Ebülfeyz Elçibey görevinden ayrılmak zorunda kalmıştır. Bu arada Nahçıvan Yüksek Meclisi’nin Başkanı Haydar Aliyev Bakü’ye davet edilmiş; önce Milli Meclis Başkanı ve daha sonra ise Azerbaycan Cumhuriyeti Devlet Başkanı seçilmiştir.

 

Uzun yılların siyasi tecrübesine sahip olan Haydar Aliyev, petrolün Azerbaycan’ın ekonomik ve siyasi hayatında büyük önem taşıdığını ve ülkenin uluslararası ilişkilerinde petrol faktörünün dikkate alınması gerektiğini çok iyi bilmekteydi…

 

Devam edecek…

 

http://www.1news.com.tr/yazarlar/20110715084935701.html

 
Hatem CABBARLI tarafından yazıldı.    Salı, 12 Temmuz 2011 05:23    PDF Yazdır e-Posta
Ermenistan ve Nükleer Enerji

Devamını oku...

Japonya`daki depremin ardından dünya gündeminde en çok yerini alan konulardan birisi de nükleer enerji konusudur. Bu bağlamda Ermenistan`daki nükleer santralin sadece bu ülke açısından değil, bölge açısından da doğurabileceği riskler ve genel olarak Ermenistan`ın nükleer faaliyetleri geniş bir değerlendirme yapılmasını gerekli kılmaktadır. Ermenistan’daki VVER-440/230 tipli Metsamor Nükleer Santrali’nin inşaatı 1977’de tamamlanmış ve hizmete sokulmuştur. Santral’de ikinci reaktör ise 1980’de inşa edilmiştir.

 
  • «
  •  Başlangıç 
  •  Önceki 
  •  1 
  •  2 
  •  3 
  •  4 
  •  Sonraki 
  •  Son 
  • »


Sayfa 1 / 4
Azerbaycan'ın İlk Sosyal Ağ Sitesi Burak BİLİCİ | Bilgisayar Mühendisi Türkiye'nin en özgür analiz merkezi. Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here

Your are currently browsing this site with Internet Explorer 6 (IE6).

Your current web browser must be updated to version 7 of Internet Explorer (IE7) to take advantage of all of template's capabilities.

Why should I upgrade to Internet Explorer 7? Microsoft has redesigned Internet Explorer from the ground up, with better security, new capabilities, and a whole new interface. Many changes resulted from the feedback of millions of users who tested prerelease versions of the new browser. The most compelling reason to upgrade is the improved security. The Internet of today is not the Internet of five years ago. There are dangers that simply didn't exist back in 2001, when Internet Explorer 6 was released to the world. Internet Explorer 7 makes surfing the web fundamentally safer by offering greater protection against viruses, spyware, and other online risks.

Get free downloads for Internet Explorer 7, including recommended updates as they become available. To download Internet Explorer 7 in the language of your choice, please visit the Internet Explorer 7 worldwide page.