Avrupa
Doç. Dr. Celalettin YAVUZ tarafından yazıldı.    Pazar, 20 Kasım 2011 11:34    PDF Yazdır e-Posta
İşçi Göçünün 50. Yılında Almanya’da Neo Nazi Cinayetleri (!)

Devamını oku...

Ekim 2011 ayı sonunda çoğunluğu Almanya’ya olmak üzere, Türk işçisinin Avrupa7ya “işçi göçüyle” gidişinin 50. Yılı kutlandı. TBMM Başkanı Cemil Çiçek de, 50 yıl öncesini simgeleyen bir trenle Berlin’e gitti. İki ülke işbirliğinin geldiği nokta, Almanya’ya işçi olarak giden Türklerin iş hayatında, politikada, bilim dallarında, sanatta ve spor gibi birçok dallarda ulaştığı noktalar anlatıldı, tartışıldı. İlk yıllarda “Gastarbeiter” (misafir işçi) diye anılan Türkler, artık Almanya’nın hemen her alanında hem kendisini ispatlamaya, hem de yaşadığı ülkenin kalkınmasına önemli katkılar sağlamaya başlamıştı. Hatta Başbakan R. Tayyip Erdoğan da Almanya’ya gitti. Alman Şansölye Angela Merkel’le, Türk kökenli ancak Alman milli futbol akımındaki bir oyuncu (Mesut Özil) paylaşımında polemik de yaşandı.

 

İşçi olarak değil, ancak eğitim ve görev icabı, üstelik de soğuk savaşın sona erdiği, Berlin Duvarı’nın yıkıldığı, iki Almanya’nın birleştiği yıllardan itibaren 6 yılını Almanya’da geçirmiş, Almanya ile ilgili pek çok etüd, rapor, makale yazmış, hatta Türkiye-Almanya ilişkilerini “Atatürk ve Almanya”[1] başlığı altında kalıcı bir eser haline getirmiş, “Avrasya’da Türk Jeopolitiği: Türklere Açılan Geniş Ufuklar”[2] kitabında ayrı bir bölümü “Avrupalı Türkler”e ayırmış biri olarak, göçün bu 50. yılında bir şeyler yazamamanın sıkıntısını yaşamıştım. Bugün bu sıkıntıyı atıyorum, ancak böyle olmamalıydı…

 

Türk işçi göçünün 50. yılında iki önemli gelişme gerçekleşti. Bunlardan ilki, Avrupa’da işsizliğin artışı, buna karşılık soğuk savaşın sona ermesiyle birlikte devletlerin “sosyal” özelliklerini kaybetmeleri, vasıfsız işçi pozisyonundaki tüm insanlar gibi Türkleri de etkiledi. Buna soğuk savaş sonrası eski Sovyet coğrafyasındaki Almanlardan, Doğu Avrupa ve Balkan ülkelerindeki milletlerden gelen göçler de eklenince, “Taşı toprağı altın!” denilen Avrupa ülkeleri, artık Türk işçileri için de güç koşulların yaşandığı yer haline gelmişti. Çıktığı işten sonra daha düşük saat ücreti almak istemeyenlerin bir kısmı yeni “fırsatlar ülkesi” Türkiye’ye kesin dönüşe geçtiler.

 

Almanya’da Akıl Almaz Neo Nazi Hortlaması

 

Buraya kadar sorun yoktu. Ancak, 13-14 Kasım 2011 tarihlerinden itibaren Almanya’da tesadüfen ve bir banka soygunu soruşturması sonucu ortaya çıkan bir olay deştikçe derinleşmeye başladı. “Neo Nazi cinayetleri! Üstelik bu cinayetler büyük ölçüde, Türklere yönelik. Hatta cinayetler genellikle Türklerle özdeşleşen “döner”cilere karşı işlendiğinden, adına da “Döner Cinayetleri” adı verildi. Cinayet işleyenlerin de devletin belirli birimlerindeki çalışanları tarafından “görülmek istenmediği” anlaşılıyor.

 

Bunun ada Almanya’da “Nazizm’in hortlaması” demektir. Hemen aklımıza Solingen’de ve diğer birkaç yerde yakılan insanlarımız geldi. Aslında aynı olaylara Almanların da büyük ölçüde tepkili olduğu bilinmektedir.

 

Almanya’da “Nazizm’in hortladığı”na Almanların çoğunun üzüldüğüne ve bunu önlemek maksadıyla girişimde bulunacaklarına inanılmaktadır. Hatırlanacağı üzere, şu anda Köln’de inşası süren DİTİP’in muhteşem camisinin inşasının önlenmesi için büyük bir gösteri düzenlendi. Bu gösteriye Fransa’daki Le Pen’ci aşırı uçtaki Fransızlar ve Alman Neo Naziler ağırlıklı, “Yabancı ve Müslüman düşmanları” katıldılar. Ancak, önlerinde çok daha fazla sayıda ve ellerinde Türk bayrakları ile uzanan bir duvar vardı: Sağduyu sahibi Almanlar! Çoğunluğu sosyal demokrat (SPD, Yeşiller, Sol Parti) mensubu bu Almanlar, yabancı düşmanlarının karşısında “Dini özgürlükleri” korumaya soyundular ve başardılar. Bir not daha: Bu caminin inşasına izin veren ve önayak olan Köln Belediye Başkanı’nın oğlu da aşırı sürat yaparak trafik ihlali işleyen bir Türk gencinin çarpmasıyla ölmüştü.

 

Her ne kadar Almanya’da “sosyal demokrat” kökenliler yabancı düşmanlığını reddetseler de, birkaç yıl önce Hamburg Eyaleti Sosyal Demokrat üyesi Sarrazin’in Türkleri aşağılayan ve 1 milyon 400 bin satan kitabı akla geldiğinde, tüm sosyal demokratların aynı olduğu anlaşılmamalıdır. Ama, her yabancı sevmeyen de ille de “yabancı düşmanı” demek de değildir.

 

Almanya’da artık bu son olayın üzerin örtüleceğine pek fazla ihtimal verilmemektedir. Zira sadece Almanya’da değil, neredeyse tüm Avrupa’da “ırkçılık” derecesinde politikaları benimseyen siyasi partiler son ekonomik krizlerde ilk suçluyu buldular: “Yabancılar!” Bunu Hollanda’da, İsviçre’de, Bulgaristan’da, hatta İsveç’teki son genel seçimlerde görmek mümkün oldu. Avrupa’da durum kötüleştikçe fatura yabancılara kesilmeye çalışılıyor. Neyse ki hala “sağduyu” sahibi siyasetçiler ve insanlar çoğunluktadır. Nitekim Almanya’da sosyal demokratlar işin sonuna kadar gidilmesi gerektiğinin altını çizdiler. Bu rahatlatıcı bir hamledir ve devamının gelmesi önemlidir…

 

Almanya’da aşırı sağcı NPD’nin kapatılması da gündemde. Ancak, bu durum gerçekleşirse yeni oluşum kaçınılmaz hale gelir. Yani “illegal” yapılanma devam eder ve illegal yapılanma gelişmesini “yer altında” yapacağından, takibi güçleşir. Bu ise Almanya’daki gizli istihbarat birimlerinin “takip sorunu” sebebiyle hiç arzu etmediği bir durumdur.

 

Öte yandan, tüm Avrupa’da olduğu gibi, Almanya da “Avro’nun itibarını kurtarmak” için ekonomik krizde acı reçeteleri sürdürmekte kararlıdır. Bunun anamı kemerler biraz daha sıkılacak demektir. Yani Yunanlı Yorgo, İtalyan Marioyu kurtarmaya çalışan Alman yabancı düşmanları, hesabı ülkedeki Türk ve Müslümanlara kesecektir. Bunun önlenmesi önemlidir.

 

Sonuç

 

Türk işçi göçünün 50. yılının kutlandığı bir dönemde böylesi insanlık dışı bir olayla karşılaşılması, sadece Almanya’daki insanlarımız için değil, Türkiye’yi yönetenler tarafından da ibret ve merakla takibi gereken bir gelişmedir. 3 milyonun üzerindekiler Almanya’da olmak üzere, Avrupa’ya “işçi göçü” ile giden ve bu ülkelerde iş yanında çocuk ve mülk sahibi de olan 4 milyonun üzerinde Türkiye kökenli insanlar yaşamaktadır. Bu nüfus aşağı yukarı bir Norveç nüfusudur. Bu insanların sadece Almanya’da değil, bulundukları tüm ülkelerde diğer insanlardan farksız, hak ve özgürlükleri kısıtlanmadan yaşayabilmeleri için özel itina gereklidir. Artık dış politikada sadece “HAMAS”etle değil, kendi unsurlarımızı da düşünerek hareket etme gerekliliğini unutmayalım.

 

Avrupa ve Almanyalı Türkler de mutlaka bulunulan ülkenin vatandaşı olmalı, bu ülkede siyasi örgütlere girerek, hak ve ihtiyaçlarını almayı öğrenmelidirler. Ama kesinlikle Türk gençleri bir “intikam” düşüncesiyle Alman Neo Nazilere karşı çeteleşme içerisine girmemeli, bunun yerine Neo Nazi tipi illegal çetelerin yasa dışı faaliyetlerini Alman makamlarına ihbar etmelidirler. Neo Nazi akımının daha sık görüldüğü eski Doğu Alman eyaletlerinde, buna bilhassa dikkat edilmelidir. Tabii Türk Dışişleri de Alman makamdaşları ile bu meseleyi sıkça gündeme getirmeli, ama kesinlikle son gelişmelerin üzerinin örtülmesini önleyecek mekanizma kurulmalıdır!

 

 

[1] Celalettin Yavuz, Atatürk ve Almanya, Berikan Yayınevi, Ankara, 2010.

[2] Celalettin Yavuz, Avrasya7da Türk Jeopolitiği: Türklere Açılan Geniş Ufuklar, Berikan Yayınevi, Ankara 2010

 
Selim Savaş GENÇ tarafından yazıldı.    Cuma, 30 Eylül 2011 17:28    PDF Yazdır e-Posta
Abdullah Gül’den Almanya’da güç gösterisi

Devamını oku...

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Almanya ziyareti, oldukça enteresan bir zaman diliminde gerçekleşti. Bir tarafta ‘Arap uyanışı’nın yaşandığı coğrafyada büyüyen bir ekonomik ve siyasal güç olarak boy gösteren Türkiye, diğer tarafta ise başta Yunanistan olmak üzere bir bir iflasın eşiğine gelen avro ülkelerinin kurtarılma planlarının yapıldığı eski kıta tablosu

Yunanistan’ı avro bölgesinden atıp Türkiye’nin zenginliğine ortak olalım tekliflerinin havada uçuştuğu bir dönemde gerçekleştirilen gezide Gül, kendinden oldukça emin ve güçlü bir lider portresi sergiledi. Bomba ihbarına pabuç bırakmayan Abdullah Gül, konuşmasında iki farklı adrese gönderme yaptı: Tehdit eden terör örgütü ve geçmişte bu örgütü yasaklamakta çekince göstererek Ankara’yı kızdırmış olan Alman güvenlik güçleri..

Spor müsabakalarında hedefe kilitlenmiş takım ya da sporcunun bazen sadece rakibini değil, hakemi de yenmesi gerekir. Türkiye, son yıllarda küresel politikaların geleceğinde var olacağını Avrupalı ülkelere anlatmaya çalışsa da ön yargılı müttefikleri Ankara’ya inanmadı. Buna en çok ihtimal veren lider eski Alman Şansölyesi Gerhard Schröder’di; lakin o da bu inancının bedelini belki de koltuğunu kaybederek ödedi. Artık Türkiye’ye kimse ‘hasta adam’ gözü ile bakmıyor. Bırakın hasta adam yakıştırmasını, Ankara’yı başarılı hamleleri ve yakaladığı ekonomik büyüme nedeni ile AB ekonomilerine itici güç olarak görenlerin sayısı hiç de az değil.

Alman Cumhurbaşkanı Christian Wulff, Hıristiyan Demokrat kökenli bir siyasi olmakla birlikte, eski partisinin genel başkanı Angela Merkel’e göre daha ılımlı, makul ve Türkiye’yi anlamaya çalışan bir lider. Gerek ülkesi içinde yaşayan Müslümanlara karşı aldığı pozitif ve sahiplenici tutum, gerekse Türkiye’nin AB’ye tam üyeliğine olan inancı Wulff’u göçmenlerin gözünde olduğu kadar Türk siyasilerin nezdinde de saygın ve değerli kılıyor. Daha önce “İslam, Almanya’nın bir parçasıdır.” çıkışında bulunarak medya ve siyasilerin tepkilerini üzerine çeken Christian Wulff, “Görüşmelerin ucu açık olsa da Türkiye’nin nihai hedefi tam üyeliktir.” açıklamasıyla olumlu tavrını devam ettirdi.

İmtiyazsız liderlerin‚ imtiyazlı ortalık’ teklifi

Dışarıdan bakan gözlemci olarak birtakım Alman siyasilerin hâlihazırdaki aşırı agresif Türkiye duruşlarını anlamakta güçlük çektiğimi ifade etmek isterim. Yaşlanan nüfusu, bir bir iflas eden ekonomileri, siyasi birliğin sağlanamadığı ve anayasanın bile başarılı bir şekilde ikame edilemediği AB’yi, birikmiş Türkiye kini nedeniyle, ağırdan ve pahalıya satma çabaları, üzerinde düşünmemiz gereken bir tercih

Türkiye, ‘imtiyazlı ortaklık’ teklifinde ısrar eden ve iktidarda sadece sayılı günleri kalan Angela Merkel’e‚ “Cesaretiniz varsa, şu ne olduğunu henüz sizlerin bile bilmediğiniz imtiyazlı ortalık teklifinizi getirin, Brüksel’de tartışalım. Zenginleşen ve büyüyen Türkiye’yi fakirleşen ve iflas eden ortaklarınızla dışlamaya hâlâ niyetiniz varsa, bu ihtimali masaya yatıralım” çıkışında bulunabilir.

Türkiye’nin Avrupalılaşma sürecine ve AB projesine inanan ve bu ülkedeki ekonomik sıçramanın 2004’te tam üyelik müzakerelerinin başlaması ile ivme kazandığını gören bir gözlemci olarak bu hamlenin yapılmasını önemsiyorum. Türkiye’den vazgeçme şansı olmayan Avrupalı muhafazakârların bu gerçekle kendilerinin de yüzleşmesi gerekiyor.

Türkiye’de vuku bulan kutuplaşmanın AB değerleri üzerinden rahatlıkla çözülebileceğine inanmakla birlikte, Ankara’nın ‘imtiyazlı ortaklık’ teklifi ile daha fazla aşağılanmaması gerekiyor. Birlik içinde popülist politikalarla uluslararası sistemin en başarılı projesini ayaklar altına alan vizyon fakiri liderler, iç politik kaygılarla öne sürdükleri ‘imtiyazlı ortaklık’ teklifi ile vakit kaybetmek yerine “Biz dünyanın önemli barış projelerinden biri olan AB’yi nasıl bu hale getirdik?” sorusu üzerinde düşünmeliler. Netice itibari ile Türkiye müzakereleri tamamlayıp fasılları tek tek başarı ile kapatsa bile birliğe üye olup olamayacağına dair kararı referandumlarda Avrupalı seçmenler verecek. Hâlihazırda Türkiye’nin üyeliği reddetmek için böyle güçlü bir enstrüman ortada dururken sabah akşam Türkiye karşıtı söylemlerle siyaset yapıp seçim stratejilerini bu negatif söylem üzerine oturtmak ucuz ve vizyonsuz bir tercih.

Almanca konusu olmazsa olmazlardandır

Göçmenlerin Almanca öğrenmesi meselesi Türkiye’den Almanya’ya giden her üst düzey yetkilinin mutlaka bahsetmesi gereken ‘kutsal konulardan’. Bu tavsiyeyi göçmen Türklere ilk defa açık yüreklilikle Berlin’de yıllar önce yapan Başbakan Erdoğan’ın, sonraki ziyaretlerinde “Önce ana diliniz Türkçeyi çok iyi öğrenin, daha sonra da kariyeriniz için çok iyi Almanca öğrenin.” tavsiyesi, Alman basınının ağzında haftalarca sakız olmuştu. En nihayetinde tartışmaları neticelendirmek için önde gelen Alman pedagoglar “Bir insan, ana dilini çok iyi öğrenmeden zaten ikinci bir dili doğru dürüst öğrenemez.” ifadelerini kullanınca ülkede nabız kısmen düşmüştü. Alman topraklarında Türk milliyetçiliği yapmakla suçlanan Erdoğan, Cumhurbaşkanı Gül’ün ziyareti esnasında da eleştiri oklarından kurtulamadı. Alman basını, “Önce Almanca öğrenin, sonra da ana dilinizi sakın unutmayın.” ifadelerini kullanan Gül ile Erdoğan farklı öncelikleri tercih etti ayrıntısını bile haber yaptı. Almanlar, sadece göçmenlerin ne kadar kötü Almanca konuştuklarını biliyor. Avrupalı Türklerin konuştukları yarım yamalak Türkçenin farkında olsalar emin olun lisan denizinde bu kadar büyük fırtınalar kopartmazlardı.

Güç bende artık...

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün geçen hafta vuku bulan Almanya ziyareti, tam anlamı ile Türkiye adına bir özgüven gösterisine dönüştü. Alman liderlerle üst perdeden konuşması, Türkiye’nin yükselen bir değer olduğunu ustaca vurgulaması ve büyüyen ülkesinin AB’yi bir köşeye oturup beklemediğini anlatması bizler kadar Alman kamuoyunu da etkiledi. Alman Focus Dergisi’nin “Yunanistan’ı avrodan atalım, yerine Türkiye’yi alalım.” teklifi, Gül’ün Berlin’de ne kadar etkileyici bir tavır sergilediğini gösteren önemli bir haberdi. Türkiye’yi kısa zaman içinde İtalya ve Fransa gibi önemli AB ülkelerini geride bırakabilme potansiyeline sahip yükselen bir güç olarak nitelendirenler, AB içine dâhil edilmeyen Türkiye’nin ‘Arap uyanışı’ neticesinde baş edilmesi güç bir rakip olacağından korkuyor. Bu gerçekler karşısında ‘imtiyazlı ortaklık’ teklifinin arkasında durabilecek ve tarihe karşı büyük sorumluluklar üstlenebilecek tek ama tek bir AB lideri bile göremiyorum. Ankara, imtiyazlı ortaklık teklifinin arkasına saklananların üzerine hamle yaparak bu ‘vodvil’i (müzikal komedi) kendi senaryosu ile neticelendirmeli.

Şimdi değilse ne zaman?

http://www.aksiyon.com.tr/aksiyon/columnistDetail_getNewsById.action;jsessionid=05E373EC4D0FA728403C4FBE39D65A93?newsId=30576&columnistId=138

 
Selim Savaş GENÇ tarafından yazıldı.    Salı, 23 Ağustos 2011 12:00    PDF Yazdır e-Posta
Batı baharı

Devamını oku...

Dünyanın farklı coğrafyalarında zor zamanlar yaşanıyor. Arap ülkeleri gecikmiş siyasi aydınlanmalarını yaşamak için sokaklara dökülürken, Afrika yüzyılın kuraklığı ve açlıkla imtihan oluyor.

 

Batı ise kendi derdinde. 11 Eylül ve Irak işgali ile kurulu düzenini bozarak büyük risk alan ABD’nin global patronluğu artık tartışma konusu. Ülkelerine sonuna kadar güvenen Amerika ve Avrupalıların geleceğe artık eskisi gibi umutla bakamadıkları gözlemleniyor. Nüfusları yaşlanan ve gençlerinin ortalama yüzde 20’si işsizlikle mücadele etmek zorunda kalan refah ülkeleri büyük açmazların içinde.

 

‘Batı’ ekonomilerinin büyüme ivmesinin tekrar eski günlerine dönmesi mucize gibi görünüyor. Üç sene önce yaşanan küresel finans krizini tam olarak atlatamadan yeni ekonomik sorunlarla yüzleşmek zorunda kalan ABD ve AB ülkeleri, çevrelerinde yanan ateşe bakamayacak kadar kendi dertlerine düşmüş durumda.

 

Çıkarlarına muhalif görünen uluslararası çatışmalara büyük heveslerle müdahale eden ABD ve Avrupalı müttefikleri, artık geçmişteki kadar istekli ve özgüvenli değiller. Askerî müdahalelerde bulundukları ülkelerde başarılı neticeler elde edemeyen ve düzen kuramayan Batılılar, artık ültimatom verirken bile iki kere düşünüyor. Negatif rüzgârların borsalarını altüst ettiği günlerde öfke, altın terazisinde tartıldıktan sonra piyasaya sürülüyor.

 

Amerikan yönetiminin Libya’ya müdahale eden ilk ülke olmak istememesi ve Esed’e ‘git’ demek için bile Türkiye’nin girişimlerini sonuna kadar beklemesi yeni bir tavır. Güvenlik eksenli politikalar beklendiği gibi Batılı güçlerin ekonomilerini diriltemediği için, ekonomik değerlerine halel getirebilecek güvenlik politikalarını maceraya girmeden kurguluyorlar. Sadece Irak savaşına üç trilyon doların üzerinde para harcayan Washington’un artık ‘Arap baharına’ aktif olarak katılıp bölgeyi kendi elleri ile şekillendirmesi ihtimaller dışında.

 

Yüzümüzü Avrupa’ya çevirdiğimizde de farklı bir tablo ile karşılaşmıyoruz. Bilge siyasetçilerden mahrum olan AB, göçmen ve Müslüman karşıtlığı üzerinden iktidar kotaran, bunu yetersiz bulduğunda ise Türkiye-AB ilişkilerinden destek alan, Brüksel’in fonları ile halklarının hak etmedikleri refahı sübvanse eden liderciklerle dolu. Avro bölgesinde yaşanan tatlı, güzel günler bitti. 27 ülkesi bulunan AB’nin sadece 17 ülkesi avro kullanıyor. Neredeyse birlik ülkelerinin tamamı Maastricht Kriterleri’ni tutturamayacak kadar büyük açıklar vermiş durumda. Yunanistan, İrlanda ve Portekiz gibi ülkeler ise rekor bütçe açıkları ile avronun geleceğini tehdit eder duruma geldiler.

 

Sorunun ancak koordineli olarak çözülebileceğini gören ve daha önce borç verdikleri ülkelerin netice alamadıklarını tespit eden Merkel ve Sarkozy, avro bölgesinde hükümet rolü üstlenecek bir kurum oluşturulmasını düşünüyor. Sizin anlayacağınız, bir araya gelerek anayasa çıkartamayan AB ülkeleri, krizden kurtulmak adına ortak ekonomi hükümeti kurmanın hesaplarını yapıyor. Hemen her ay yeni bir tedbir paketini konuşmak üzere olağanüstü zirveler düzenleyen veya ikili görüşmelerle prensip kararları alan liderlerin çözüm önerilerini Avrupa borsaları satın alamıyor. Merkel’in de, Sarkozy’nin de avro bölgesinde kıskıvrak yakalandıkları sorunlara hazırlıksız oldukları artık her hâllerinden belli oluyor. Önümüzdeki iki sene içinde her iki lider de seçimleri kaybederek siyaset sahnesinden çekilecek. Bu, küçük kıyamet. Ekonomik kriz başarılı bir şekilde yönetilemezse, Brüksel’den siyasi çatırdama sesleri gelecek ve eski kıta sakinleri büyük kıyametle yüzleşmek zorunda kalacak.

 

Ekonomik sorunlar buzdağının görünen yüzü ya da Batı medeniyetinden düşen ilk domino taşı. Artan işsizlik ve umutsuzlukla Batı’da yabancı düşmanlığı, ırkçılık ve radikalizm de kendini göstermeye başlıyor. Irkçı partiler parlamentolara girip koalisyon ortağı oluyor. Zamanında radikal tedbirler alıp halkına acı reçeteler sunma cesaretini gösterebilen Avrupa ülkeleri ve ABD, yaşadıkları negatif süreci en az hasarla atlatabilecek. Aksi hâlde Batı’nın da hesaplar dışında yeni bir bahar yaşaması işten bile değil. Londra sokakları, Norveç katliamı ve diğer dramatik sinyaller, bir medeniyetten gelen ilk çatırdama sesleri.

 

AKSİYON DERGİSİ,

 
Selim Savaş GENÇ tarafından yazıldı.    Pazartesi, 25 Temmuz 2011 12:06    PDF Yazdır e-Posta
Avrupa’da işler iyi gitmiyor

Devamını oku...

Avrupa Birliği, Türkiye’de algılananın ötesinde derin bir avro krizi yaşıyor. İrlanda, Portekiz, Yunanistan ve İspanya’dan sonra İtalya da finansal krize girmemek için tedbirler almaya başladı.

 

Önü alınamayan kriz karşısında AB olağanüstü bir zirve düzenleyerek avro krizini nasıl aşacağını masaya yatırabilir. Başta Yunanistan olmak üzere borçlarını dönüştürme şansı görülmeyen ülkelerin bir kısım borçlarını silmeyi teklif edenlerin sayısı hiç de az değil. AB projesine başından beri mesafeli yaklaşan Avrupalı seçmenin bu tür radikal kararlara vereceği tepki Avrupalı siyasileri endişelendiriyor.

 

Siyasi oluşumunu tamamlayamayan, güvenlik politikalarında ise uluslararası arenada hatırı sayılır başarılar elde edemeyen Brüksel, yakın geçmişte en çok iktisadi gücü ile övünürdü. Genişleme ve komşuluk politikalarında iktisadi gücünü ön plana çıkartan AB, bu enstrümanı eskisi kadar rahat ve etkin kullanamayacağa benziyor.

 

Önde gelen bir uluslararası danışmanlık şirketinin Avrupalı üst düzey firma yöneticileri arasında yaptığı araştırmanın neticesi bu görüşümü destekler mahiyette. Araştırmaya katılan büyük firmaların yöneticilerinin yarıdan fazlası AB’nin artık etkin bir ekonomik güç olduğunu düşünmüyor. Benzer orandaki katılımcılar ise Türkiye’nin AB üyeliğinin ekonomilerine ekstra bir dinamizm katmayacağı ve Ankara ile genişlemenin gereksiz olduğu kanaatindeler.

 

Firma yöneticilerinin karamsar fikirlerini destekleyen somut istatistikler de OECD tarafından yayımlandı. Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı’nın göç raporu ezberleri bozan bilgilere sahip. İktisadi açıdan zor günler geçiren AB ülkelerinde ilk defa 2009 senesi içinde göç hareketlerinde gerilemelerin olduğu görülüyor. Avro krizinin baş gösterdiği ülkeler İrlanda ve İspanya’da bu hareketliliği çok daha somut olarak gözlemlemek mümkün.

 

Göçün ekonomik değerlerle doğru orantılı olduğunu ortaya koyan bir başka veri ise Türkiye ile alakalı. 2009 senesi içinde Türkiye’den AB’ye yönelik göçün de azaldığı aynı raporda ortaya koyulmuş. Almanya’ya Türklerin göçünün 50’nci senesine yaklaşıldığı günlerde yapılan istatistiklere göre Türkler son 50 yıldan bu yana ilk kez Almanya’ya göç edenler arasında ilk üç sırada yer almıyor. Ekonomik olarak rekor seviyede büyüme yakalayan Türkiye, kendi vatandaşları için de ciddi bir cazibe merkezi olmuş. Rakamlar Türkiye adına sevindirici olsa da, farklı sektörlerde yeni göçmenlere ihtiyacı olan AB ülkeleri göç politikalarını gözden geçirmek zorunda kalabilir.

 

Gelelim dünyanın dört bir yanından göçmen iş gücü getirirken göçmen konumuna gelen Almanlara. Özellikle hekimler gibi Almanya’da uzun mesailer karşılığında mukayeseli olarak düşük ücretlerle çalışan meslek sahipleri vatanlarını terk ederek komşu ülkelerde hayatlarını idame ettirme telaşesindeler. Binlerce Alman başta Avusturya, İsviçre ve İsveç olmak üzere aynı işe daha fazla ücret ve daha insani çalışma şartları sunan ülkelere göç ediyorlar. Bunlara ek olarak Almanya sınırında yaşayarak, günübirlik komşu ülkelere çalışmaya gidenleri eklemek de mümkün.

 

Gelişmekte olan Türk ekonomisinde kariyer şansı arayan iyi eğitimli Türk kökenli Alman vatandaşlarının Türkiye’ye göç etmesi de Alman ekonomisinin yeni yeni tanıştığı ve üzerinde kafa yormaya başladığı yeni bir sorun. Alman medyası ülkeleri dışına çıkıp daha müreffeh bir hayat kuran ve mesleki tecrübe edinen vatandaşlarının peşine düşerek belgeseller çekiyor. Tüm bu negatif verilere rağmen Almanya’nın hâlâ AB ülkeleri ile mukayese edildiğinde (sayısı azalsa da) hâlâ en çok göçmen alan ülke olma özelliğini koruduğunu belirtmemiz lazım.

 

Yaşlanan Avrupa yakın gelecekte daha fazla göçmene ihtiyaç duyacak. Göçmenleri entegre etmekte başarısız olduğunu itiraf eden AB ülkelerinin işi oldukça zor.

 

http://www.aksiyon.com.tr/aksiyon/columnistDetail_getNewsById.action;jsessionid=423FF3661FDFA93566AE05BA60EA65E7?newsId=29996&columnistId=138

 
Abdülkadir Çevik & Sanem Çevik tarafından yazıldı.    Pazartesi, 23 Mayıs 2011 09:07    PDF Yazdır e-Posta
Belçika'da Yaşayan Vatandaşlarımızın Psikososyal Ekonomik Sorunları ve Öneriler

Devamını oku...

Göçler insanlık tarihinin başından beri süregelen bir coğrafi değişikliktir. Göç psiko- sosyal bir süreç olduğu kadar ekonomik ve kültürel bir olgu olarak da tanımlanabilir. Göç toplumsal olarak karmaşık bir olaydır. İç ve dış göçlerin tümü göç eden bireyler üzerinde çeşitli sosyal ve psikolojik etkiler bırakmaktadır. İç göçlerde göç etme sebebi ve şekli farklılık göstermektedir. Ancak dış göçler genellikle isteyerek, daha iyi bir yaşam kurmak üzere sosyal ve ekonomik şartları geliştirmek amacıyla gerçekleşmektedir. Öte yandan bazı bireyler yasadışı örgüt veya kuruluşlarla bağlantılı olmaları veya suç teşkil eden çeşitli olaylarla bağlantılı oldukları için göç etmeyi tercih etmişlerdir.

 
  • «
  •  Başlangıç 
  •  Önceki 
  •  1 
  •  2 
  •  3 
  •  4 
  •  5 
  •  Sonraki 
  •  Son 
  • »


Sayfa 1 / 5
Azerbaycan'ın İlk Sosyal Ağ Sitesi Burak BİLİCİ | Bilgisayar Mühendisi Türkiye'nin en özgür analiz merkezi. Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here

Your are currently browsing this site with Internet Explorer 6 (IE6).

Your current web browser must be updated to version 7 of Internet Explorer (IE7) to take advantage of all of template's capabilities.

Why should I upgrade to Internet Explorer 7? Microsoft has redesigned Internet Explorer from the ground up, with better security, new capabilities, and a whole new interface. Many changes resulted from the feedback of millions of users who tested prerelease versions of the new browser. The most compelling reason to upgrade is the improved security. The Internet of today is not the Internet of five years ago. There are dangers that simply didn't exist back in 2001, when Internet Explorer 6 was released to the world. Internet Explorer 7 makes surfing the web fundamentally safer by offering greater protection against viruses, spyware, and other online risks.

Get free downloads for Internet Explorer 7, including recommended updates as they become available. To download Internet Explorer 7 in the language of your choice, please visit the Internet Explorer 7 worldwide page.